DERSLER / Alfabetik Derlemeler ve Dersler

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

 KİTAB-I KÂİNATI OKUMAK MESLEĞİ

Kâinatın bir kitab gibi okunması, Kur’anın nazara verdiği marifetullahın yoludur. Çünkü esma-i İlahiye, eserlerinde tezahür eder ve hissedilir. Hem en makbul ve sağlam olan tahkiki imanın yolu budur. Ezcümle 96. surenin baş kısmı, bu mevzumuz cihetiyle çok manidardır. Şöyleki:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ى خَلَقَۚ

Bu ayette  geçen  “خَلَقَۚ kelimesini bir tefsir şöyle izah eder:

"خَلَقَۚ " kelimesi mutlak olarak kullanılmış ve neyi yarattığı belirtilmemiştir. Çünkü "Yaratan Rabb'inin ismiyle" denmesinden, Kainatı ve içindeki her şeyi yarattığı kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Bazı alimlerce mezkûr suredeki oku emri olan (اِقْرَاْ ) ayetinin ilk gelen ayet olması ve aynı âyette geçen (خَلَقَۚ ) kelimesinin mutlak oluşu, yani yaratılan bütün varlıkları oku manasına işaret eder. Keza, âyette “Allahın ismiyle oku” denmesi, kâinatın mana-yı harfiyle okunmasıdır ki, marifetullahdır. Kâinatın mana-yı ismiyle nazara alınması ise, esbab ve tabiat şirkine yol açar. Keza, surenin devamında, Allah’ın marifetini kazanmada en mükemmel ve binbir esmanın mazhar ve müzhiri olan insanın yaradılış harikalığını nazara vermesi gibi câmi manalarla Kur’anın en ehemmiyetli olan mezkûr hususiyetine dikkat çekiliyor.

Risale-i Nur, bu asırda bu yolu takib ediyor. Geçmiş asırlarda fenler, yani kâinat ilimleri bu zaman kadar gelişmemiş olduğundan, geçmiş asırlardaki büyük alimler, hatta müceddidler, cemiyetin ilim seviyesine göre ders vermişler. Hatta şimdi de bazı hocalar, kâinat fenlerine, marifetullah manasında bakmazlar. Fakat Risale-i Nur, mana-yı harfiyle olmak şartiyle fenlere marifetullah dersleri olarak bakar. Mesela yarı manzum olan şu beyan yeterli bir örnektir:

Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mubah âdât, ibadat... Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlahî...

Tedkik dahi tefekkür, yani ger harfî nazarla, hem san'at noktasında "ne güzeldir" yerine "ne güzel yapmış Sani', nasıl yapmış o mâhi"

Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel, nizam ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.

Döner ulûm-u kâinat, maarif-i İlahî. Eğer mana-yı ismiyle, tabiat noktasında, "zâtında nasıl olmuş" eğer etsen nigahı,

Bakarsan kâinata, daire-i fünunun daire-i cehl olur.” S:723

Keza, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.” Mü:86 gibi beyanlar nazara alınmalıdır.

İşte bu beyan ve izahlar gibi daha pek çok bahis ve izahları cem’ eden Risale-i Nur’un kitab-ı kâinat denilen varlıkların gösterdiği marifetullahı ders verdiği ve bu tarzı esas aldığı anlaşılıyor ki, buna cadde-i kübra, velayet-i kübra denilmektedir. Kur’anın öğrettiği esas yol budur.

Evet Kur’an hem aklı çalıştırır ve iman bilgilerini verir, hem kalbdeki din duygularını geliştirir. Kur’an Allah’ın yarattığı göklerden ve dünyadaki varlıklardan çokça bahseder. Çünkü Kur’an, Allah’ın varlığını ve birliğini ve sıfatlarını, bu varlıkların harika yaradılışlarıyla isbat eder ve bildirir.

Risale-i Nur’un bazı yerlerinde izah edilen:

1-Tarikat ve tasavvuf mesleği...

2-İlm-i kelâm mesleği.

3-Cadde-i Kübra veya velâyet-i kübra üç meslek ki, birincisi kalbi; ikincisi akıl ve mantığı; üçüncüsü ise her ikisini inkişaf ettirir. Hatta Cadde-i Kübra tabir olunan ve en mükemmel olan bu talim ve terbiye, Kur’anî tarz ile insanın maddî ve manevi cihazatı ile bütününü ele alır ve inkişaf ettirir.

Evet Kur’an hem aklı çalıştırır ve iman bilgilerini verir,  hem kalbdeki din duygularını geliştirir.

Risale-i Nur Kur’an’ın bu camî mesleğinden gittiği için en alî ve umumî bir meslektir. Bu sebeble her sınıf insan Risale-i Nur’u okumakta ve diğer mesleklere ihtiyaç duymamakta ve ciddi sebat etmektedir.

Evet, “Sahabelerin velayeti, velayet-i kübra denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikına uğramıyarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikata geçip, akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına bakan bir velayettir ki, o velayet yolu gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Hârikaları az, fakat meziyatı çoktur.” M:50

Çünkü son asrın en büyük fitnesinin ıslahı ile muvazzaf olan Mehdi-i a’zamın cereyanının cami’ meziyetlere sahib olması iktiza ettiği için rahmet-i İlahiye sahib kılmıştır.

Bunun içindir ki Hz Üstad diyor: “Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz: Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!...” M:427

Bu dersi indirmek için tıklayınız.

Yukarı Çık