HAKİKİ İSEVİLERLE İTTİFAK ve F.G'NİN İDDİALARINA CEVAB
Risale-i Nur külliyattında mükerreren hakiki İsevilerle ittifak nazara verilmiştir. Bu ittifak dahildeki İTTİHAD-I İSLAM’dan farklıdır. Zındıkaya karşıdır. Hakiki ruhanileri kapsar. Tebliğdir. Risale-i Nur’dan bazı kısımlar muhtasaran şöyledir:
“Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.” Mektubat (6)
“Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.
…
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” Mektubat (56-57)
“Onüçüncü Mes'ele: Kat'î ve sahih rivayette var ki: "İsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ı öldürür."
Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var:
Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal'ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır.
İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm'ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî'nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.” Şualar ( 587 )[5] (Ayrıntılı tahlil Abdulkadir Badıllı Güneş Üflemekle Sönmez)
Evet, Bediüzzaman Hazretleri, – yukarıda iki-üç numunesini verdiğimiz parçalarda görüldüğü üzere – bütün risale ve yazılarında her zaman, Hristiyanların ahirzamanda İslamiyete gireceklerini ve Hristiyanlık tasaffi ederek İslamiyete inkılab edeceğini yazmış, ilmî kaide ve düsturlarla izah ve isbat etmiştir. Ama hiçbir zaman, hiçbir kitabında – bazı çevrelerin çirkin iftiraları zıddına – Hristiyanlığı kökten hak bulup medih veya medhi ima edici ve ona karşı Müslümanların rağbetlerini uyandırıcı bir sözü, bir işareti asla varid olmuş değildir. Tam aksine, hal-i hazır Hristiyan dininin akide ve inancının, tatbikat ve yaşayışının temel noktalarından İslamiyetle taban tabana zıtlık içinde olduğunu mukayeselerle yazmış, izah etmiştir. (Abdulkadir Badıllı Güneş Üflemekle Sönmez)
Belki bin yıldan beri muvahhid ve sayıca az, lakin Avrupa fikir hayatı içinde yer alan mevcud fikirleriyle ehemmiyetli hakperest (tek Allah’a inanan) bazı İseviler bulunur. Risale-i Nur bu ikinci kısma makam ve mevkide geri ve zayıf olmalarına ragmen Avrupa fikir hayatı içinde sayıca az olmakla beraber bulunan bu ruhanilere atıfta bulunur. İttifak bu kısımladır.
“işte, bugünde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlık'la ittihadı; yâni İncil, Kur'an ile ittihad ederek ve Kur'ana tâbi olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlûb edileceği iş'ar buyuruluyor ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın da vüruduna intizar etmek zamanının geldiğini mâna-yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmûata göre; bugünkü Amerika, aktâr-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört hey'etten birisini, bu günkü beşeriyetin saadetini te'min edecek sâlim bir din taharrisine me'mur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisaniyle her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarip, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına îmanımız pek kuvvetlidir.” Tarihçe-i Hayat (485)
“beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak eder.” Hutbe-i Şamiye (32)
Üstad gayet açık bir tarzda İsevilerin hakiki dindarlarına atıfta bulunmuştur. Bazılarının telakki ettikleri şahıslar değil! O kısımla yapılacak temaslara ve girişimlere külliyat lisanından cevablar oldukça serttir. Bir ehemmiyetli kısmını burada derc ediyoruz.
“Ey kardeş bil ki! Kâfirler, hususan Avrupalılar ve bilhassa İngilteredeki şeytanlar ve Frenk iblisleri, müslümanlara ve ehl-i Kur’ana ebedî can düşmanı ve daimî muannid hasımlardır.
Çünkü Kur’an-ı Hakîm; Kur’an’ı ve İslâmı inkâr eden kâfirleri ve onların abâ ve ecdadlarını idam-ı ebedî ile mahkum ediyor. Evet o Kur’anın kat’î nusûsuyla o kâfirler ebedî bir surette idama mahkum ve Cehennem’de sermedî mahbusturlar.
İşte ey ehl-i Kur’an! Size ebedî düşman olan ve hiçbir surette size muhabbet ve meyletmelerine imkânı olmayan kimselere nasıl meyl ve muhabbet ediyorsunuz? Madem öyledir,
Hasbunallahu ve nimel vekil deyiniz…
Bil ey zâhirde ve isimde müslüman! Senin sefahette ve ahkâm-ı İslâmiyeyi muarazatta kâfirlerin taklidini yapmaktaki meselin şöyle bir adama benzer ki; o adam, bir aşirete mensubdur. Başka düşman bir aşirete mensub bir adama rastgelir. O düşman adam, kendi aşiretine istinad ederek mefahiriyle gururlanıp, bunun aşiretini kötülemeye ve aşiretinin başını tezyif ve âdetlerini tahkir etmeye başlar. Bu miskin adam ise, zanneder ki, o da kendi aşiretini zemmeder ve âdetlerini tahkir ederse, onun aşireti yanında onun gibi makbul olur. Halbuki bu ahmak adam bilmez ki; o, şu red ve irtidad ile, ya hayvan bir mecnun veya alçak bir rezildir ki, bu haliyle kendi belini kırıp, her iki taraftan kovulan ve tek kalan bir yetim oluyor. Görmüyor musun ki; Avrupalı bir şahıs, Muhammed’i (A.S.M.) inkâr eder..
Lâkin mümevveh olan Hristiyanlıkla ve kendi millî âdetleriyle memzuc olan mahsus medeniyetleriyle teselli bulduğu için; onun ruhunda dünyevî bazı ahlâk-ı hasene ve bu hayat-ı dünyeviyeye bakan ve yarayan bazı yüksek himmetleri baki kalması mümkündür. İşte o Avrupalı şahıs, bu teselli sebebiyle kendi ruhunun karanlıklarını ve kalbinin yetimliklerini bir derece görmeyebilir. Amma sen ise ey mürted! Muhammed’i (A.S.M.) ve onun âsâr-ı dinini inkâr ettiğin dakikada, daha senin için hiçbir peygamberi kabul etmeye imkân kalmıyor. Hattâ belki Rabbini de… Belki kemalât-ı hakikiyeden hiçbir şeyi kabul etmeye kabil olacak bir haslet ve kabiliyet sende kalamaz.
İşte ey mürted! Şimdi gel, sen kendi ruhundaki tahribatın dehşetine bak ve vicdanındaki zulümatın şiddetini gör ve kalbindeki yütm ve ye’sin vahşetini anla! Bununla beraber, pek yakın bir gelecekte, senin bâtınındaki çirkinliğin zâhirine tereşşuh edip sızacak ve o zaman sizin mürtedane olan zâhirî hüsün ve güzellikleriniz en kabih kâfirinkinden daha kabih ve daha çirkin bir surette açığa vuracaktır.” Badıllı Ms (627)
“Gelecekte uzaklar daha da yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Dinlerarası diyalogdan kaçınmak, dindarlara büyük bir vebal yükler. Siyasilerin, insanlığın geleceğini kana ve savaşa boğmak maksadıyla, diyaloga değil savaşa ve çatışmaya yönelik, medeniyetler çatışması gibi teoriler ürettiği bir ortamda, dindarlar, bugün çok zayıf bir ışık da olsa, gelecekte aydınlığın ve barışın hakim olmasına yönelik bu tür çalışmalara destek vermelidirler. Eğer diyalogun alt yapısını hazırlamaz ve gereken önlemi almazlarsa, o zaman Hungtington'un insanlığın geleceği adına ürkütücü teorisi, meşruluk kazanmış olur.”
Dinlerarası Diyalog ve Bediüzzaman Said Nursi'ye Göre İslâm-Hıristiyan Diyaloğu, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Davut AYDÜZBediüzzaman Hazretleri çok açık bir biçimde ne ehl-i iman ne de kafirler tarafından hoş karşılanmayacak bu tarz girişimleri şiddetle red etmekle beraber, hakiki İseviler ile olan ittifakın önemle lüzumuna işaret eder. Burada dikkat edilmesi gereken kitabi delillerle istişare etmeden ve dahilde ittifak ve ittihadı sağlamadan boş ve bed bir arzu-yu ihtiras ile istişaresiz, mesnedsiz kişisel hesablarla hareket edip bu safiyane girişimlere zarar vermemektir. Bu hadiseye sebeb olanlar, yahud kalben destekleyenler yukarıdaki hitaba mazhar olurlar. Hakiki ruhanileri nasıl tanıyacağız hususuna gelince, delil ve akıbete bakacağız. Yoksa, manasız isim ve resim değildir. Hem Üstadımız bu ittifak hususunda neler yapmış bir göz atacağız. Daha sonrada malum cereyanın bunu küresel bazda nasıl imha etmeye çalıştığını görecegiz. Hepsi izah ve isbat edilecektir.
“Öyle ise herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin.” Münazarat (32)
Buna göre; ferden olsun, cemaat ve devlet olarak olsun, Müslümanların ehl-i kitabla ittifak edebilmeleri dince caizdir. Uluslararası ilişkilerde, ticaret, sanat ve harp gibi meselelerde taraflar dinî anane ve adetlerini muhafaza içinde ittifak edebilirler. Tarihte İslam aleminde bu gibi ittifaklar olmuş ve olagelmiş ve bir beis de görülmemiştir. Hatta Peygamberimiz (asm) bu ittifakı ve muahedeyi bazı müşrik kabilelerle de yapmış olduğuna sağlam rivayetler vardır. Yahudilerle yapmış olduğu muahede ise meşhurdur. Osmanlı devletinin, Birinci Cihan Harbinde Almanlarla yapmış olduğu savaş ittifakı, bunun bir örneğidir.
Saniyen: Hristiyan denince, ilk nazarda Avrupa devletleri (Frengistan) ve Amerika hatıra gelir. Ve bu devletleri idare eden baştaki idareci kadronun siyasileri zihne gelir. Ama hakikat canibinden dikkatlice bakılırsa, Hıristiyanlık alemi olan Frengistan’ın iki şıkka ayrıldığı görülecektir.
Birinci Şıkkı: İsmi Hristiyan ve o kılıkta görülen zalim ve gaddar ve aslında hiçbir din ve mukaddesat tanımayan ve heves ve ihtirasları yolunda insanlık alemini ateşe verebilen ve akide ve anlayışlarında tamamen tabiatçı felsefenin tesiri altında hareket eden Avrupa’nın bir kısım siyasileridir ki, gaddar ve vahşi güruhtur1 .
İkinci Şıkkı: Hristiyanların dindarları olan ruhaniler teşkil ederler. (Hıristiyan dinine mensup dindarların selim veya sakim, hatalı veya hatasız olayı mevzumuza dahil değil.) Samimi olanları ve Hz. İsa’ya –kendilerine göre– ciddi bağlı kimseleri mutlaka vardır ki, bunlara ‘Ruhani’ denilir. İşte bunlarla yapılacak bir ittifak ve işbirliği ise, elbette öncelikli olarak caiz ve geçerli olacaktır.” (Abdulkadir Badıllı Güneş Üflemekle Sönmez)
Birinci Nokta:
“Bediüzzaman'a göre insanlığın büyük kısmının İslâm'ı kabul edeceği görüşü hâkimdir. Meşhur "Ehl-i Kitab'a Davetiye"sinde ve Risale-i Nur'un çeşitli yerlerinde bu meseleyi işlemektedir.” (a.g.e)
Cereyanın bir mugalata eseri olarak İşarat’ül İcazdan eski harb-i umumi sırasında yazılan bir eserden yola çıkarak, sanki Nurculukta hususi ve umumi bir davet doktirini varmış gibi göstermeye çalıştıkları mevzunun aslı bir Kur’an tebligatıdır ve şartları umdeleri bellidir. Her asra bakar ve bu tebligat her daim devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:
“Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem' etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” İşarat-ül İ'caz (50)
“1- Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.
2- Ekmel-ür Rusüldür.
3- Hâtem-ül Enbiyadır.
4- Risaleti, âmmedir.
5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem' ile onların nâsihidir.”
İşarat-ül İ'caz (51)
Manen diyor Dininiz ortadan kalkmıyor tekmil ediliyor tevhid emrediliyor. Kabul ve iman ediniz. Nesh edilen, Kur’an nazar-ı ammesiyle muharrif, İncil-Tevrat ayetleridir. Yoksa küreselleşme pazarında Kur’an ayetleri değil. Heyhat!
Âl-i İmran Suresi, 64. De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.” Bu âyet inince, önce Hristiyan iken sonra müslüman olan Adiy b. Hâtem, “Ya Rasûlallah, biz din büyüklerimize tapmazdık” dedi. Hz. Peygamber, “Onlar size bir şeyi helâl veya haram kılar, siz de onların dediklerine uymaz mıydınız? İşte bu, onlara tapmak demektir” buyurdu.
Ayet-i kerimesi fermanıyla Üstad Hazretleri hakiki kitab ehline (şirk koşmayan) tebliğde bulunmuştur. Şu muhakkak bilinmelidir ki sırr-ı ihlasa ve sünnete dayanan ve şahısperestlikten ziyade şahs-ı maneviyi temsil eden Üstadımızın pak ve kitabi girişimi başkadır, malum cereyanın diyalog adını verdikleri girişim başkadır. Bu meş’um cereyanın hatasıyla Üstadımız mes’ul olmadığı gibi, bundan sonra da hem dahilde hem haricre kitab ehline Nurcular olarak tebligatımız devam edecektir. Üstadımızdan gördüğümüz şekil şudur:
Birincisi: Şubat 1951’de Üstadın izin ve müsaadesiyle talebesi İnebolulu Salahaddin Çelebi, İslam hattıyla yazılmış Risale-i Nur’lardan derlenmiş Zülfikar kitabını, Hıristiyanlığın bir nevi dinî reisi olan Papa’ya, müellifi Hz. Bediüzzaman namına göndermiş. Zülfikar kitabını teslim alan Papalık Başkatibi de Hz. Üstad’a mektupla şu mukabelede bulunmuştur.
“Papalık Makam-ı Âlisi
Kalem-i Mahsusu Başkitabet
No: 232247
Vatikan Dairesi
22 Şubat 1951
“Efendim!
“Zülfikar nam el yazısı olan güzel eseriniz, İstanbul’daki makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arzeylerim. Bu vesileyle saygılarımı sunarım efendim.
İmza
Vatikan Beyin Başkatibi”
Emirdağ Lâhikası (62), Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, s. 2042.
Papa’ya gönderilen Zülfikar kitabı neydi, neden bahsediyordu?
Cevab: Zülfikar kitabı üç ana bölümden ibaret çok harika bir kitaptır. Bu bölümler:
1. Kur’an’ın Allah (cc) kelamı olup mu’cizatlı olduğu.
2. Risalet-i Muhammediyenin hakkaniyetinin harika hüccet ve delillerle ispatı.
3. İnsan öldükten sonra, tekrar dirilip haşrolunacağının isbatlarından ibaret bir kitap.
Nur risaleleri içinden hususiyle bu kitabı seçip göndermesinin herhalde ve elbette bir mana ve bir hikmeti vardı. Kur’an, Risalet-i Ahmediye ve haşir gibi, imanın üç büyük rükünlerini Hristiyan aleminin reisine tebliğ etmesi herhalde bir vazife idi.
İkinci Teşebbüsü: 1953 yaz aylarında, yanına üniversiteli talebelerinden birisini alarak, İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşmüştür. Bu görüşmede Hazret-i Üstad Patrik’e sormuş: “Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi; Hz. Muhammed’i (asm) de peygamber ve Kur’an-ı Kerim’i de kitabullah olarak kabul ederseniz ehl-i necat olacaksınız.”
Patrik Athenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum.” deyince, Bediüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhani reislerine de söylüyor musunuz?”
Patrik: “Söylüyorum amma, onlar kabul etmiyorlar” demiş. (M. Fırıncı.)
Bediüzzamanın Papa’ya gönderdiği Zülfikar kitabıyla, Hristiyanların başı ve reisine yazılı bir tebligatta bulunduğu gibi, şu Fener Patriği’ne de şifahi bir tebligatta bulunmuştur. Şu iki mühim teşebbüs, yani İslam dini adına İslamın temel akidesini tebliğinde olsun, yazımızın üst taraflarında eserlerinden yaptığımız alıntılardaki manalar olsun dinimize, İslam akidesine ters düşen yanlış bir şey var mıdır?.. Şeriat, usul-üd-din ve akaid ilimlerine dayanarak “Vardır!” diyen varsa, hemen fikir meydanına çıksın görüşelim. Kuytu köşelerde, karanlık mihrakların emirber neferliğinde fısıltı ile şeriatsız bir şekilde konuşmasınlar.
Mayıs 1953: İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalması, Bediüzzaman’ın Patrik Athenagoras’la görüşmesi. (Kronolojiden)
“Üstad Hazretleri İstanbul'a geldiğinde Patrik Athenagoras'a giderek, odasına girdiği zaman Patrik ayağa kalkarak hürmetle yer göstermiş. Üstad Hazretleri, ona demiş: "Allah'ın bir olduğuna inanıyor musun? Resul-i Ekremin (A.S.M.) son Peygamber olduğunu tasdik ediyor musun?" O, cevaben "Evet." demiş. " Öyle ise bunları etbaına tâmim ve tebliğ et!" deyince, Patrik, ezile büzüle: "O zaman beni bu makamda tutmazlar, yapamam." deyince Üstad Hazretleri derhal kalkıp, dışarı çıkmış. (Nakleden Zübeyir Gündüzalp.)
Burda Üstadın Doğu Kilisesi liderine ziyareti hakkında unutulmaması gereken hususlar vardır. Mezkûr kiliseyi Fatih Sultan Mehmet Kurmuştur. Dahildedir. Müslüman bir ülkenin sınırları içerisindedir. Zımni statüsündedirler. Bir din adamı olarak bizzat ziyarete gidilmesinde bir beis olmadığı gibi hakikatdir. Zira üstad ilmi bir derece olan mahrec payasine sahip bir din adamıdır. Kendi ülkesinin bir vatandaşını bizzat ziyaret etmiştir.
Yukarıda da izah ettiğimiz gibi Vatikana ise bir kitab göndererek tebliğde bulunmuş ve son derece kısa bir mektub yazmıştır.
Roma'daki Papa'ya da aynı yıllarda Risale-i Nur göndererek, mektubunda kısaca: "Biz Allah'a inananlar küfre karşı beraberiz." demiştir. (Zübeyr Gündüzalp Hatıralar)
Mütecaviz dinsizliğe ve Anarşizme karşı İslâm-Hristiyan ittifakı, asrımızın ehemmiyetli meselelerinden biri olmuştur. Bununla alâkadar olarak manidar bir hadiste şöyle buyruluyor:
“İstikbalde Rum ile emniyeti te’min eden bir sulh akdedeceksiniz ve birlikte ikinize de muhalif olan bir düşmana karşı savaşacaksınız.”2
Bu hadis-i şerif, beynelmilel dinsizlik ve anarşiye karşı, İslâm-Hristiyan ittifakını haber verirken, metindeki “Sulhen âminen” ifadesi, umumi huzur ve asayişi ciddi ihlal eden anarşizmden zımnen haber verir. Çünki manay-ı muhalifi ile anlaşılıyor ki; anarşizmin şiddetinden umumi emniyetin iadesine şiddetli ihtiyaç doğacak... yani, “emniyet sulhu”, emniyeti temin edebilmek için gereken kuvvete sahib olmak, ancak İslâm-Hristiyan ittifakıyla mümkün olacak, diye işaret eder.”
(Ayrıntılı bilgi için Bakınız: İslam-İsevi ittifakı Derlemesi)
İlgili beyanlardan açıkça anlaşılacağı üzere Risale Nur müellifinin hareket tarzı ne dahilde İTTİHAD-I İSLAMI zedeleyici, ne de haricte 1000 yıldır muvahhidane olarak batı kaselislerinin taassubuyla mücadele eden HAKİKİ İSEVİ’lerle ittifakı tahrib edicidir. Delil, akıbet ve neticeleri İslamiyetin ve sulh-u umumiyenin faidesine dönük olmuştur. Üstadımızın sağlığında yurtdışına taşan TEBLİGAT ile ilgili örneklerden bir kısım meyvelerini ve Üstadımızın bu ittifaka su-i kast girişimlerine dünük ihbarını kitabdan derc edeceğiz, şöyle ki:
“Şimalin İsveç, Norveç, Finlandiya Kur'anı mekteblerinde en büyük halaskâr bir kitab olarak kabul ettikleri gibi, şimdi erkân-ı İslâmiyenin birincisi olan Ramazan sıyamını tutmak niyetiyle Câmi-ül Ezher'e "Şimalin pek uzun günlerinde bir çare-i tahfifi ve te'hiri yok mu?" diye sormuşlar. Demek Avrupa'nın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyaset manası verilmemek için kendini izhar etmeyen eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda dünyanın fena ve fâniliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakikî teselli, yalnız ve ancak hakaik-i Kur'aniyede bulmasıyla, o küçüklerle manen beraber tahmin edilebilir.” Emirdağ Lahikası-1 (241)
“elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'anın kabulüne çalışan meşhur hatibleri ve din-i hakkı arayan Amerika'nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi rûy-i zeminin kıt'aları ve hükûmetleri Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.” Emirdağ Lahikası-1 (248)
“Bu asrın Kur'ana şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya'dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir.” Emirdağ Lahikası-1 (219)
“Finlandiya'da İslâm Cemaati Reisi tarafından Risale-i Nur neşredilmekte ve bu sayede birçok Finli Müslüman olmaktadır. Japonya ve Kore'de de Risale-i Nur'un birçok okuyucuları bulunmaktadır. Kore harbi münasebetiyle Türkiye'den Kore'ye giden müteaddit Nur talebeleri tarafından bütün külliyat oraya götürülmüş; bu eserlerin bir kısmı Japon üniversitelerine ve bir kısmı da Kore kütüphanelerine hediye edilmiştir. Bu vesile ile Japonya'daki İslâm cemaati de Risale-i Nur'dan istifade etmeye başlamıştır.
Hindistan ve Endonezya'daki Müslümanlar da Risale-i Nur'dan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur talebesi tanıştığı bir Hindli âlime Risale-i Nur külliyatını hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hindçeye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.
Amerika'daki Waşington Camiine bazı risaleler hediye edilmiş ve buradaki Müslümanların da bu eserlerden istifadeleri sağlanmıştır.
Irak'tan gönderilen Risale-i Nur eserleri münasebetiyle, Waşington İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafından eserleri gönderen Nur talebesine bir teşekkür mektubu yazılmıştır.
Mezkûr beyanatımız Risale-i Nur'un hariç memleketlerdeki inkişafının malûmatımız çevresindeki birkaç nümunesidir.” Tarihçe-i Hayat (712)
“Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur'aniyeyi mezc ve te'lif ederek, bu asra kadar hiç bir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatça, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika'ya kadar inkişaf etmiş.” Nur Çeşmesi (141)
"İstikbalin hâkim-i mutlakı Kur'andır" başlıklı yazının 74-75'inci sahifelerinde kısmen münderiçtir.) Delillerin birisi; Avrupa ve Amerika'nın en meşhur filozoflarının, Kur'anın emsalsiz ve ayn-ı hakikat bir kitab olduğunu tasdik etmeleridir. Prens Bismark, Mister Karlayl gibi çoklarını bu davaya yüzer şahid göstermiş.
Sebilürreşad'ın 1 Nisan 1953 tarih, 167'nci sayısında intişar eden; Avrupa ve Amerika filozoflarının, en büyük âlimlerinin mühim bir kısmının, Kur'an hakkındaki sözleri, Said Nursî'nin elli sene evvelki davasına tasdikkârane bir ilânat hükmünde olmuş olduğundan, bu "Risale-i Nur Müellifi Said Nur" adlı esere ilhakı münasib olur.” Nur Çeşmesi (146)
“Risale-i Nur'un ilk te'lifi zamanında sekiz-on Nur talebesi varken, şimdi milyonlar olmuştur. Dünya fikir cereyanları içinde en kuvvetli bir iman cereyanı olarak Anadolu'yu istilâ etmiş. Avrupa, Amerika, Asya kıt'alarına kadar varlığını ve kuvvetini kabul ettirmiş; din düşmanlarını dehşete düşürerek mağlubiyete düçar etmiş.” Nur'un İlk Kapısı (191)
“Risale-i Nur'dur ki; uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te'lif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm'ın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir zamanda, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize-i Kur'aniyenin cilvesini âlem-i İslâm'a işittireceksiniz.” Konferans (164)
“Mesmuata göre; bugünkü Amerika, aktar-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört heyetten birisini, bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek sâlim bir din taharrisine memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisanıyla her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarib, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına imanımız pek kuvvetlidir.” Emirdağ Lahikası-1 (66)
“Avrupa ve Amerika'nın en yüksek fen ve felsefe mekteblerinde yıllarca okuyup ikmal-i tahsil etmiş olan zekâlı ve akıllı fen ve felsefe mütehassıslarına hakikî ve istifadeli ders vererek, madde ve zerrelerin hakikat ve mahiyetlerini anlatıyor.” Konferans (97)
“iki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat'iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna' eden Kur'an ile bir musalaha veya tâbi' olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur'ana kılınç çekemez.” Emirdağ Lahikası-2 (72)
“Avrupa ve Amerika ile meşverette medar-ı nazarları olmuş Medresetüzzehra namında Şark dâr-ül fünununa dair Reisicumhur'a yazdığı mektubunu okuyan Câmi-ül Ezher'in hamiyetli talebeleri,” Konferans (60)
“Said Nursî'de ve eserleri olan Nur Risalelelerinde aynıyla mevcud olduğu, hakikî ve mütebahhir ülema-i İslâmın icma' ve tevatür ve ittifakıyla sabit olmuştur. Ve hem intibaha gelmekte olan bu millet-i İslâmiyece, Avrupa ve Amerikaca malûm ve musaddaktır. İşte arkadaşlar! Biz, böyle bir tefsir-i Kur'an arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk.” Konferans (15)
“İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden ben de bütün kanaatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.” Hutbe-i Şamiye (32)
“elbette ve elbette, hiçbir şüphe yok ki, şimalde, Garbde, Amerika'da emareleri göründüğüne binaen, nev'-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakikî sevdiği ve aradığı hayat-ı bakıyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.” Sikke-i Tasdik-i Gaybi (7)
“vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'aniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyet'le olabilir.” Emirdağ Lahikası-2 (209)
“Ve şimdi Amerika'da ve Avrupa'da, Nur Risalelerini istemeleri ve oralarda intişarı, bu müddeamızın fevkalâde ehemmiyetini gösterir.
Mustafa Sungur
Emirdağ Lahikası-2 (193)
“Rus'un Amerika ve İngiliz'e karşı tecavüzünden ziyade, bin senelik adavetinden dolayı en evvel bize tecavüz etmesi adavetinin muktezası iken, o tecavüzü durduran, şübhesiz hakaik-i Kur'aniye ve imaniyedir.” Emirdağ Lahikası-2 (71)
“hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ana ve ittihad-ı İslâma tarafdar olmağa mecburdurlar.” Emirdağ Lahikası-2 (54)
“Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar.” Emirdağ Lahikası-2 (24)
“İstanbul'daki Amerika sefiri vasıtasıyla Amerika'daki müslüman heyetine Zülfikar'ı ve bir Asâ-yı Musa'yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefirlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale-i Nur siyasetle alâkası olmadığından, siyasî bir kafa çabuk takdir edemiyor. Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı. Amerika, buranın en küçük bir havadisini merakla takib ettiği halde; buranın en büyük bir hâdisesi olan Risale-i Nur'u elbette arayacaktır. Bundan sonra her mes'elemizde emir, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini temsil eden has şakirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re'yim var.” Emirdağ Lahikası-1 (223)
Mükerreren sual ediyoruz kiminle ve ne surette istişare ettiniz? Üstadımızın bir reyi olduğu bir hususta nasıl şahsi karar alabildiniz? Sizi bu karara kimler zorladı ve bayraktarlığını yaptı?
“Amerika'da, siyasete âlet değil; belki dini, din için mutaassıbane iltizam edenler çok vardı. İnşâallah Asâ-yı Musa'yı alan, o dindarlardandır. Keçeli Salahaddin tam bir Abdurrahman'dır, kahramanlıkta babasından geri kalmak istemiyor. Bizi de arasıra âdetimize muhalif olarak dünyaya baktırıyor. Eğer o Amerika'lı ehemmiyetli âlim bütün Risale-i Nur'u istese ve neşrine söz verse, sizin meşveretinizle bir mükemmel takım ona vereceğiz.” Emirdağ Lahikası-1 (158)
“Nazif Çelebi'nin İnebolu hâlis kardeşlerimizin namına bayram tebriki ile ve Zülfikar'ın gayet dikkat ve ehemmiyet ve ihtiyatla devam-ı hizmeti ve Mu'cizat-ı Kur'aniye'yi de bitirip zeyillerinden bir kısmını da tamam etmesi ve Abdurrahman Salahaddin'in Amerika misyonerlerine dört-beş ay okutturduğu Asâ-yı Musa ve Mu'cizat-ı Ahmediye'yi” Emirdağ Lahikası-1 (183)
“Salahaddin'in mektubu, birkaç cihette ehemmiyetlidir. Amerika âlimleri, elbette Asâ-yı Musa Risalesi'ne lâkayd kalmayacaklar. Eğer dini, din için seven kısmının ellerine geçse, fütuhat yapar. Yoksa bazı enaniyetli hocalarımız gibi, kıskançlık damarıyla neşrine ve tervicine çalışmaları meşkuktur. Her ne ise.. inayet-i İlahiye'ye havaledir.” Emirdağ Lahikası-1 (160)
“Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünki manevî fırtınalar var, bazı dessas münafıklar her tarafa sokulur. İstibdad-ı mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırkasına girer; tâ onları bozsun ve esrarlarını bilsin, ifşa etsin.
Hem Salahaddin'in, Asâ-yı Musa'yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz:
"Misyonerler ve Hristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki her halde şimal cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekat ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 (160)
Kimlerin tarafındasınız? Evet, istişaresiz ve şahsi mülahazalar ile hareket eden bu diyalog müdafaacılarının iç yüzü külliyat nazarıyla böyle ilan ve iskat edilmiştir.
Bu dersi indirmek için tıklayınız.