MASONLUK, MÜSLÜMANIN ZALİME KARŞI DURUŞU ve F.G'NİN İDDİALARINA CEVAB
“Kellâ! اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحَى Evet hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnidir; hakikatbîn gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın...” Nur'un İlk Kapısı (129)
Hakiki bir Nur Şakirdi, manevî mesuliyet duygusuna sahibtir. Bu hissin, vicdanî bir neticesi olarak da Kur’andan alınmış olduğunu bildiği Risale-i Nur’daki hakikatlara ve düsturlara tam bir teslimiyeti vardır. Yani kendi arzusuna ve şahsi anlayışlarına göre değil, kitaba göre düşünür, inanır, konuşur ve yaşamaya çalışır.
“Nur Dairesinde olan birisine, Risale-i Nur’a zıd düşen hareket ve konuşmalarının, Nur’daki açık beyanların getirdiği kat’i hükümlere göre ters olduğu hatırlatılınca, kendisinin yanlış düşündüğüne dair kitaptan açık delil göstermeye bedel yine kendi anlayışıyla konuşursa ve açık beyanlara ve hükümlere karşı te’villere kaçarsa, bu sözleri artık nazar-ı itibara alınmaz. (Esasat-ı Nuriyeden)
Uluslararası ifsad cereyanı olan masonluğun kitapdaki tanımı şöyledir:
Hülâsa: Masonluğun îcabatı ve Avrupa emperyalizmine hizmetkârlığın iktizası, din ve İslâm aleyhdarlığı için neleri emrediyorsa, Türkiye ve Türk Milleti onun tatbikat sahası ve icraat mahalli olarak kullanılmıştır.
Haşiye ve izahat
Hakikî Musevîliğin değil, siyonizmin ve ırkçılığa dayanan Yahudiliğin beynelmilelleşmiş bir şekli olan Masonluk, beşer cem’iyetlerinin aralarındaki cem’iyet rabıtasından imanî bağları koparıp, yerine sahte ve nazarî ve menfaat tesadümleriyle mahmul insan kardeşliği doktrinini ikame etmiş ve hürriyet, adalet, müsavat yaftalarıyla arkasında akıllar ve açıkgözlüler ve masonluğa iltihak etmiş üstün tabaka sınıfının halk kitlelerinin ve milletin umumî muhassala-i menafii olan cem’iyet servetini çeşitli iktisadî ve siyasî kombinezonlar ve dalaverelerle istismar ve aralarında paylaşmayı ve kendilerine tahsisi hedef tutmuş bir zümredir. Bunlar âdeta servet-i umumiyeyi kendilerine tahsis için aralarında menfaat birliği kurmuş ve kardeşliği yalnız bu birliğe girenlere tahsis etmiş; din, millet ve vatan kaydından âzade kozmopolitlerden mürekkeb bir şirket-i siyasiye hükmündedir.
Bunların bu kadar hududsuz menabi-i servet ve imkânı ellerinde bulundurmalarına rağmen hiçbir beşerî felâket ve umumî ızdırab karşısında mağdur ve felâketzede insan kitlelerine dava ettikleri insaniyet sevgisi iktizası olarak yardım ellerini uzattıkları, felâketzedelerin imdadına koştukları ve insanlığı felâkete sürükleyen âmilleri önlemeye çalıştıkları görülmemiştir. Bunlar, Allah ve iman düşmanlığını ve milliyet aleydarlığını kendilerine bayrak yapmış ve insanlığı mukaddesata imandan tecrid ile her nevi’ necaibden mahrum, soysuzlaşmış ve asalet-i ruhiyeye yabancı bir hayvan sürüsü derekesine indirmeyi ve bu suretle yalnız maddeye ve menfaate tapan hissiz bir mahluk sınıfı vücuda getirmeyi ve binnetice bunların kolay istismarını gaye edinmiş beynelmilel bir teşkilattır. (Tılsımlar-Zeyl. GAYR-I MÜNTEŞİR)
Devamlı surette bu uluslararası teşkilat insanlığın kardeşliği, barış, sevgi, hoşgörü, uzlaşma, diyalog gibi humanist değerlere atıfta bulunur. Bu maske altında gizlenir ve devamlı bir aşılama ile kitleleri tesiri altına alır. Tek yaratıcı fikrini zahiren kabul eden masonluk cereyanı müntesibleriyle kurduğu birliktelik ile maddi anlamda büyük menfaatler elde eder.
“Binlerce yıl süren tarih tablosuna baktığımızda, dinler ve inançlar arası sıcak ve soğuk kavgaların insanlığa felaketler ve acılar, nefret ve kin dışında bir şey getirmediği şuuru her geçen gün biraz daha kuvvetlenmektedir. En büyük sebep de birbirlerini tanımamalarıdır. Küçülen dünyamızda insanların dostça ve barış içinde yaşayabilme yollarının başında birbirlerini yeterince tanımaları, diyalog halinde olmaları ihtiyacı kendini göstermektedir. Aynı odada yaşasalar dahi, birbirleriyle konuşmayan iki kişinin birbirlerini tanımaları, dost olmaları beklenemez. İnsanlar karşılıklı konuşmalarla birbirlerinin duygu ve düşüncelerini anladıkları derecede, aralarında gönül köprüleri kurulur. Ortak sorunlarını birlikte çözme eğilimleri belirir. Evet, inanç ve vicdana bağlı ahlakî değerleri yıkıcı akımlara karşı daha güçlü koruyabilmek, gençliğin daha iyi yetişmesine katkıda bulunabilmek için, inanan insanların el birliği yapmasına ihtiyaç vardır. Eğer dinler iyiliği, güzel ahlakı, huzuru, adaleti tavsiye ediyorlarsa, aynı gayede bir araya gelip güç birliği yapmalarından, sorunlarına birlikte çözüm yolları aramalarından daha tabiî ne olabilir?” Dinler arası Diyalog ve Bediüzzaman Said Nursi'ye Göre İslâm-Hıristiyan Diyaloğu, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Davut AYDÜZ.
Evet «Nurcularda hakikî, hâlis, sırf rıza-yı İlahî için ve müsbet ve uhrevî fedailer var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zendeka ve ilhad ve Taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti, adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Belki Nur’un ve imanın fedailerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.” Şualar (521)
“Âlem-i İslâm’da çok müstemlekâtı bulunan bir devlet (İngiliz) bu Anadolu haricindeki Müslümanlara yalnız kendi menfaatı için bir derece dinlerine ilişmiyor, ilişemiyor diye o devletin haric İslâmlara tatbik ettiği siyasete bütün bütün muhalif bir siyaseti takib ettiği, bu memlekette faaliyette bulunan propagandasına kapılıp o cereyana taraftarlıkla Risale-i Nur’un safvet ve hâlisiyetine zarar verdiğinden o siyasî şakirdlere dedim:
O devlet (İngiliz) bu memleketteki hükûmete müstemlekâtındaki müslümanlar ısınmamak ve iltihak etmemek için eskiden beri bu vatanda dinsizliği tervic etmiş. Şimdiki ilhad da onun ifsad komitesinin eseridir.» Siyaset Neşriyat Broşürü (118)
“Masonlar ve zındıkların plânı ile bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerde gençleri ifsada çalıştıklarına mukabil, İslâmiyetin kahraman bayrakdarı olan Türk milletinin masum küçücük yavruları, nuranî bir intibah ve bir hiss-i kabl-el vuku' ile Nurlardan ders almaları gençlerin başına gelen o belaya karşı bir mukabeledir. Ve inşâallah o yavruların hem kendileri, hem gençler, mason ve dinsizlerin ve zındıkların şerlerinden kurtulmalarına bir işarettir ki, bu acib vaziyeti gösteriyorlar.
Said Nursî
Evet, bu vaziyeti biz de gözümüzle görüyoruz.
Hizmetinde bulunan Nur Talebeleri”
Hanımlar Rehberi (122)
“Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikat-ül hakaika yol açmış Cadde-i Kübra-i Kur'aniye'dir. Bunun içindir ki, Avrupa'nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerhedilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.
İşte bu hakikatler içindir ki; Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.” Nur Çeşmesi (137)
Nasıl durdurulacaktırlar? Plan ne olmalıdır? Risale-i Nur dairesine hulul planı daha önce neşr edilmiş birçok çalışmada olduğundan ona tevdi ediyoruz.
“Ben de beş-on günde iki-üç defa siyaset dünyasına baktım. Acib bir hal gördüm. Müdafaatımda dediğim gibi, istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka ile hareket eden bir cereyan-ı zındıka masonluk, komünistlik hesabına bizi böyle işkencelerle ezmeğe çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyan bu vatanda tezahüre başladığını gördüm. Fazla bakmak mesleğimce iznim olmadığından daha bakmadım.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-2 (16)
“Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar. Çünki komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-ı Kur'aniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir.” Emirdağ Lahikası-2 (24)
“Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk Milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.
Artık bunun üzerine herşey apaçık anlaşılıyor değil mi?..
Gizli anlaşmanın entrikası:
Türkler'e dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk'ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur'anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet'i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum." Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani' kalmamıştır.” Emirdağ Lahikası-2 (32)
“Atatürk'e Laf Söyletmem……Yani devletin başına gelmiş bir insana hakaret ettirmem. Bunu kim yaparsa yapsın. Türk'te yapsa Müslümanda yapsa yakışıksız şeyler bunlar… Bütün Türk büyüklerine söylediğim şey artı O'nun çok önemli bir dönemde bir istiklal mücadelesi vermesi, onun bayraktarlığını yapması ve o gün bize musallat olan bir dönemin batı zalimleri onlara karşı bir istiklal mücadelesi verip bize bir istiklal kazandırması bizim bu günlere ulaşmamıza vesile olması bakımından çok önemli bir hadisedir. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Bediüzzaman bu meseleyi ifade ederken der ki, onlar zaten o zalimler değil mi bazılarını bize musallat ettiler. O bakımdan Türkiye'nin bir istiklali, bugünlere gelmesi bundan sonra büyüklüğe oynaması için öyle bir mücadele çok önemliydi, çok hayatiydi Atatürk bu hayati meseleyi başarmıştır. Atatürk'e Türkiye'de düşmanlık yapan insanlar, onu dinin karşısında olmayacak bir şekilde göstererek düşmanlık yapmışlardır. Aslında o akılla dini mezc eden çok ender yetişmiş insanlardan birisidir. Bazılarını bunları belki ben vesikalarıyla ifade edemem ama çok inandığım birisi Şemseddin Günaltay merhumdan naklettiği bir husus vardı. Bir gün yanına gittim bana demişti ki Falih Rıfkı şu mevzuda şöyle düşünüyor. Sen şu hususta ne diyorsun diye dine karşı. Ben yanlarına gittiğimde İsmet Paşayla bir haritanın başındaydılar. Ve ben ne yapıyorlar diye dikkatle baktım haritanın başında. Bana döndü dedi ki Hz. Muhammed'in harp stratejilerini görüşüyoruz burada. Atatürk, İsmet paşaya döndü dedi ki, sen olsaydın bu şartlar altında nasıl hareket ederdin? Aynen böyle hareket ederdim diyor. Bu değişik zamanlarda tekrar ettiğimde benim gözlerimi yaşartmıştır. Bir insan kendi toplumunca zannediyorum yanlış biliniyor ve yanlış takdim ediliyor. Çok manasız bir takdim etme meselesidir bu. Atatürk'ün nutkunu dikkatli okuyanlar onun dinine apaçık sahip çıktığını görürler. Bizim dinimiz akıl ve mantık dini dediği değişik hutbelerinde çok açıktır.” (Fethullah Gülen)
Biz Nurcular hakikat-i hali Risale Nur külliyatından tahkik etmeyi uygun ve dinimize uygun görüyoruz. Siz Nutuk okuyabilirsiniz!
Atatürk'ü medih makamındaki bu ifadelerinde samimi ise, Allah korusun. Yok, takiyye yapıyorsa, bunu masonların yutması mümkün değil.
Ne garib bir anlayış ki matbuatta çıkan bazı yazılarda, malum ifsad cereyanı ve mensublarının övülmesi ve onlara dostluk gösterilmesini meşru göstermek için mevhum hikmetler anlatılırken, firavun ve Ebu Cehil gibi kimselere güya yapılmış olan yumuşak davranışlar örnek gösterilir. Yani bizim davranış ve tutumumuz da o cinstendir demek istenir.
Peki, sizin aldatmak istediğiniz bu kimseler, kendilerini firavun-meşreb gösteren bu yazılarınızı okumuyorlar mı? Okuyorlarsa, kim kimi aldatıyor? Yoksa millet kopkoyu cahil olup bu basitlik ve mantıksızlık veya ictimaî sahnede oynanan ve oynattırılan dramı anlamayıp yutarlar mı zannediliyor? Heyhat!
Bediüzzaman Hazretleri diyor:
«... bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fmızdan, teberrinizden cesaret alır, daha ziyade ezer.» Tarihçe-i Hayat (431)
Hoca bu sözleri ve davranışıyla, Mustafa Kemal taraftarlarına yaklaşmış ve milletin de bunlara yanaşıp dost olmaları için malûm sol cereyanın neşriyat imkânlarıyla geniş çapta telkinde bulunmuş oldu. Bediüzzaman ise hayatı boyunca her türlü meşakkatlere, hapis ve zindanlara tahammül ederek asla onlara yanaşmamıştır.
“Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında mağlub olduğunuz zaman, kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırnyla; dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir.” Mektubat (424)
“Bütün mekteblerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i İslama ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbat eden Risale-i Nur geçmesi, kemal-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, Din-i islâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidaddan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkuk bir küfre çıkarır, mağrurane ve cür'etkârane tecavüzlerini ta'dil eder. Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle: "Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun!" ile, bizim nihayete kadar sebat edeceğimizi dava etmişiz. Bu davadan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümid ediyorum.” Şualar (338)
“Dinlerarası diyalog görüşmelerini "yıllarca İslam'a, Kur'ân'a başkaldırmış, düşmanlık etmiş insanlarla dostluk kurma" diye tenkit edenler olabilir. Hâlbuki bu İslâmî bir düşünce ve bu düşüncenin hayata yansımasından ibarettir. Allah Resûlü (s.a.v.), yıllarca kendisine her türlü işkence yapan Ebu Cehil'i ve onun gibi nicelerini defalarca karşısına alıp muhatap olarak kabul etmiştir. O halde bugün dinlerarası diyalog vesilesiyle görüşülüp konuşulan bu insanlar -kaldı ki çokları Allah'a olan inançlarını izhar ediyorlar- yüzünden, böyle İslâmî nasslarla te'lif edilemeyecek tenkitler yapmanın manası nedir? Bu aslında İslam'ı tam anlamıyla özümseyememenin bir ifadesidir. Hatta diyalog görüşmelerinde bulunan bir kimse, "Bu tavır, bu tarz, bu üslûp benim kendi tavrımdır." dese ukalâlık etmiş, İslam'ın getirdiği evrensel kaideleri kendisine mal etmiş olur. Onun için bir Müslüman, bugün bir ateistle de karşılaşsa, aynı şekilde davranmalıdır. Bu katiyen takiyye de değildir. Aksine İslâmî tavır ve düşüncenin ortaya konuşudur.” (a.g.e)
Böylesine bariz yalanları savuran ve son derece iki yüzlü davranan bir zatın böylesine kutsal! bir misyonu nasıl omuzlayacağı merak konusudur. Acaba takiyyemi yapmaktadır. Takiyyeyi dini bir argüman olarak hareketine dayanak mı etmektedir. Bizzat takiyye konusunda ve kendi ifadelerinin samimiyetine dair ifadelerine göz atıyoruz…
“Takiyyeye cevaz vermek teröre yumuşak bakmak gibidir….Takiyye şimdiki manasıyla aldatma, olduğundan başka görünme, birilerini aldatma demektir. Mesela bir hususta farklı düşünüyorsunuz ama başka bir düşünce ortaya koyuyorsunuz. Takiyye buna deniyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları aldatmaktan men etmiş. “Men ğaşşena feleyse minna” orijinal metniyle buyuruyor. “Aldatan bizden değildir.” Dolayısıyla İslami düşüncede takiyyenin yeri yoktur. Fakat Şii gelenekte, telakkide İmam Caferi Sadık'ın söylediği rivayet edilen “Sizden olmayanları aldatmazsanız Şii olamazsınız, Müslüman olamazsınız.” gibi bir söz var. Bu söz güvenilir olmayan kaynaklarda geçmektedir. İmam Cafer, onlar için çok önemli bir imamdır. Ehl-i beyttendir. Ebu Hanife'den yaşlı, Ebu Hanife'nin muasırıdır. Hatta Ebu Hanife'nin annesiyle evlendiği, dolayısıyla Ebu Hanife'nin ona muvakkaten evlatlık yaptığı, kendisinden çok şey istifade ettiği söylenir. Böyle bir imamın bu sözü söylemesi zayıf bir ihtimaldir. Son zamanlarda Şii geleneğinden olan bu meseleyi tüm Müslümanlar için kullanmaya başladılar. Bir insan hakiki Müslümansa başkalarını aldatmaz. Olduğu gibi görünür. Belki her şeyi söylemeyebilir. Ama her söylediği doğrudur.” Fethullah Gülen Nuriye Akman Mülakat 2005
O halde son derece müraiyane ve safdilleri aldatmak veyahut muarız ve düşmanlarını bu tarz beyanlarla ekarte etmek sevdasında olan bu diyalog sancaktarı zat fetvayı nereden almıştır? Risale Nur’dan almadığı kesin.
Dinsizlere, iman ve Risale-i Nur’a hücum eden hodfuruşlara karşı tevazu tezellüldür. İzzet-i diniyeyi ve şeref-i ilmiyeyi muhafaza için kahramancasına sebat ve bir kuvve-i maneviyye-i göstermek gerek.
“Evet bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve imana ve Risale-i Nur'a hücumları zamanında onlara karşı tedafü' vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek, büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezile olur.” Emirdağ Lahikası-2 (153)
وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünki rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rıza da zulümdür.” Mektubat (361)
Bu dersi indirmek için tıklayınız.