DERSLER / Alfabetik Derlemeler ve Dersler

BİR İDDİAYA CEVAB

İslamda peygamberlerin günahsız oluşları (ismet) mes’elesi:

Hz.Adem (as) cennette iken peygamber değildi, o dünyaya gönderildikten ve işlediği günahtan dolayı yaptığı tövbesi kabul edildikten sonra dünyada yaşayan insanlara tebliğde bulunmak üzere peygamberlikle görevlendirildi. Hz. Musa’da (as) öldürme kastı olmadan, yumrukla bir adamın ölümüne sebep olduğu zaman henüz peygamber değildi. Onun peygamberliği bundan sonradır. Mısır’dan ayrılıp Kenan ülkesine geçmiş, evlenmiş ve daha sonra Filistine gitmek üzere yola çıkmış. Tur dağındaki Tuva vadisine gelince ona peygamberlik görevi verilmiştir.

Hz.Muhammed’in (asm) günahtan (hatalarından) tövbesine gelince: Hz.Muhammed (asm) kırk yaşına kadar peygamber değildi. İnsan olmak itibarı ile bilmediği konular da da hataları olabilir. Peygamber olarak günah işlemek demek, Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara karşı gelmek demektir. Hiçbir peygamber böyle bir suç işlemez. Allah’ın açık emri dışında insan olarak bilmeden veya unutarak hata işlemeleri halinde Allah tarafından uyarılırlar ve hatadan dönerler, yani tövbe ederler. Tövbe hatadan dönmek demektir.

Esasen istiğfar, iddiacıların iddia ettikleri ve anladıkları gibi nâkıs bir hal değildir. Belki istiğfar, manevî tekâmül kanunu olup insanın vazife-i asliyesidir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bütün peygamberlere atfen ve bütün insanlığa şâmil manada istiğfarı şöyle anlatır:

Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlahiye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, za'fını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.”

Sözler (540)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِ

İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hacat, enva'-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarına "Estağfirullah" ve "Sübhanallah" ile ilân etmektir.

 Mesnevi-i Nuriye (222)

Evet, eğer senin dünyadaki vazifelerin; Fâtırının rububiyetine, onunla beraber iştirak etmek olsaydı, onunla muamelelerde belki bir münasebettarlık lâzımgelirdi. Lâkin heyhat, sivrisineğin elleri nerede ve şu âlemlerin kametine göre biçilmiş, kesilmiş, mutarrez gömleklerin dokumasına ulaşmak nerede?

Belki senin yaradılışındaki vazifen ve mahiyetindeki istidadının gaye-i kemali ise, mahviyet üzerine tenebbüt eden ve hem mahviyetten başlayıp mahbubiyette nihayet bulan ve şu ikisiyle ancak semere verebilen yalnız ve yalnız ubudiyettir. Ubudiyet ise, rububiyet ve malikiyetin zıddıdır. Demek, burada görünen münasebetsizlik, münasebetin tâ kendisidir. İşte sen, rububiyet ve malikiyetten uzaklığına olan ilminin derecesine göre, bir abd-i mahbub ve merhum olursun.

Hem zıddiyet itibariyle de ubudiyet, rububiyetin bir mir’atı olduğundan; âdeta sahife-i zulmet üstünde huruf-u nuriyenin kitabeti gibi, ne kadar ubudiyetteki mahviyet ademine yaklaşılırsa, o derece Vâcib-ül Vücud’un vücub-ü vücud cilvelerinin meratib-i âliyeleri onun üstünde tezahür edeceklerdir.

 Mesnevi-i Nuriye, mütercim: A.Badıllı (387)

İkinci Nükte: İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.

Hem de rububiyetin kemal-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi za'fını ve mahlukatın aczini görmekle kudret-i Samedaniyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahü Ekber deyip huzû ile rükûa gidip ona iltica ve tevekkül etsin.

Hem rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlukatın fakr ve ihtiyacatını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbının ihsan ve in'amatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillah ile ilân etsin. Demek, namazın ef'al ve akvali, bu manaları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlahîden vaz'edilmişler.

Sözler (41)

Kur'an-ı Hakîm'de Peygamberlere en mühim ihsanı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları, istiğfar etmeye davet ediyor.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

kelime-i kudsiyesini her sure başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinatı ihata eden rahmet-i vasiasını melce ve tahassüngâh gösteriyor ve ² فَاسْتَعِذْ   emriyle "Eûzü billahi mineşşeytanirracîm" kelimesini siper yapıyor.

Lemalar (74)

İşte bütün bu beyanlardan anlaşılıyor ki, insaniyetin en büyük vazifesi, Rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyetle mukabele etmektir. Ubudiyetin de mahiyet ve hakikatı, Allaha karşı naksını ve kusurunu görüp istiğfar etmektir. İşte bu derin hakikatın en üst derecedeki mümessilleri başta Muhammed (A.S.M.) olarak bütün peygamberler ve sonra büyük dinî şahsiyetlerdir.

Halbuki bazı Hristiyan büyükleri şu ifadelere muhatabdırlar:

Şimdiki Hristiyanlık dini ise; "Velediyet Akidesi"ni kabul ettiği için vesait ve esbaba tesir-i hakikî verir. Din namına enaniyeti kırmaz, belki Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın bir mukaddes vekili diye o enaniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hristiyan havasları, tam dindar olabilirler. Hattâ Amerika'nın esbak Reis-i Cumhuru Wilson ve İngiliz'in esbak Reis-i Vükelası Loid George gibi çoklar var ki, mutaassıb birer papaz hükmünde dindar oldular. Müslümanlarda ise öyle makamlara girenler, nâdiren tam dindar ve salabetli kalırlar. Çünki gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar. Takva-yı hakikî ise, gurur ve enaniyetle içtima edemiyor.

Mektubat (437)

İslâmiyet der: لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ Hem vesait ve esbabı, müessir-i hakikî olarak kabul etmez. Vasıtaya mana-yı harfî nazarıyla bakar. Akide-i tevhid ve vazife-i teslim ve tefviz öyle ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hristiyanlık esbab ve vesaiti müessir bilir, mana-yı ismî nazarıyla bakar. Akide-i velediyet ve fikr-i ruhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onlar azizlerine mana-yı ismiyle birer menba-ı feyz ve -güneşin ziyasından bir fikre göre istihale etmiş lâmbanın nuru gibi- birer maden-i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyaya mana-yı harfiyle, yani âyine güneşin ziyasını neşrettiği gibi birer ma'kes-i tecelli nazarıyla bakıyoruz....

Bu sırdandır ki bizde sülûk tevazudan başlar, mahviyetten geçer, Fena fillah makamını görür. Gayr-ı mütenahî makamatta sülûke başlar. Ene ve nefs-i emmare kibriyle, gururuyla söner. Hakikî Hristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hristiyanda, ene levazımatıyla kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sahibi bir adam Hristiyan olsa mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.

Hutbe-i Şamiye (137)

Bütün bu hakikatler müvacehesinde Hz.İsa’yı (A.S.) ubudiyet ve istiğfar dışında görmek ve göstermek, O’nu ta’zim değil tenkıstır. O Zât ise böyle nakısiyetlerden müberra olup Rububiyete karşı ubudiyetle bağlıdır.

Netice: Din sahasında isabetli gitmek için ihatalı ilimle beraber iyi niyet ve insaf esastır.

 

 

 

Bu dersi indirmek için tıklayınız.

Yukarı Çık