NURCULUK HAREKETİNDE İSEVİ İTTİFAKI VE ONA KASD EDEN SUİKAST GİRİŞİMİNE DAİR İLMİ BİR TAHLİL VE REDDİYE
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
GİRİŞ
Bu çalışma Mehdi-i Azam Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin, Risale-i Nur Külliyatının fikriyatına, meslek ilkelerine, Esasat-ı Nuriyenin muhkem ve zaman ve zemine göre değişmesi mümkün olmayan umdelerine fiili, sinsi, örgütlü, dahili ve harici tarzda yapılan ve tahrib amaçlı girişimlerin DİYALOG terimi etrafında koparılan yaygaraların ve hakiki Nurculuğa ve hizmete verdiği zararların bir nebze olsun ortaya çıkarılması, hakikat-i hali tam bilemeyen ve kitaba değil sözde muteber şahıs ve şahısçıklara nazar edip vicdani itirazlarına ket vuran iyi niyetli kardeşlerimizin uyarılması maksadıyla her sözüne kitabdan delil ve mesned bulan SAİD’ler tarafından hazırlanmıştır.
Evet, “bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşey'i kendi hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen o zat dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmin ediyorum.”
Sikke-i Tasdik-i Gaybi (50)
İfadesindeki şedid ihtaratı algılayamayıp pak meslek-i Nuraniyeyi ve harekâtını beynelminel cereyana kaptıran ve İMAN-HAYAT-ŞERİAT vazifesinden hayat devresini tatbik ettigi sanılan bir şahıs hareketinin zararlarını ve dahilde ve haricte dinsizliğe verdiği desteği ifşa etmeye çalışacağız. Bu zamana kadar mükerrer defalar bu ve buna benzer çalışmalar çeşitli başlıklar halinde yapılmış ve samimi Nurculara takdim edilmiştir.
“Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan…”
Lem'alar (161)
Risale-i Nur'un hakikî ve sadık şakirdlerinin mabeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a'mal-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakird bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibadet edip istiğfar ederek bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele eder. Bazı melaikenin kırkbin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakikî, müttaki bir şakird dahi, kırkbin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşâallah ehl-i saadet olur. Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlasta, sadakatta çalışmak gerektir.
Kastamonu Lahikası (96)
Sırrınca kardeşlerimizin aklı ve idraki de duası da bizimle beraberdir.
Aziz kardeşlerim, siz kat'î biliniz ki: Risale-i Nur ve şakirdlerinin meşgul oldukları vazife, rûy-i zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Onun için dünyevî merak-aver mes'elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz.
Hizmet Rehberi (197)
Muhakkak ki bu meseleyi meslek-i Nuriyeye temas etmese ve Üstadımız ve çok kere vurguladığı ittihad-ı İslam hedefine zararı olmasa ne bakacak ve ne de merak edecektik. Fakat hadise birtakım nâehillerin Nur müellifine ve hizmetine tasalluta dönüştüğü için bilmecburiye sert ve şedid izahlarımız olacaktır ki garazkarlık ve kindarlık kaldırmaz.
BÖLÜM -1
DİYALOG
Dinlerarası Diyalog ve Bediüzzaman Said Nursi'ye Göre İslâm-Hıristiyan Diyaloğu
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Davut AYDÜZ.
Bu zatın çalışmasından anlaşılacağı üzere Üstadımızın İslam-Hristiyan diyalogu şeklinde bir ifadesi varmış. Tahkiki Nurcular derhal külliyata bakabilirler. Diyalog veyahut onun eş anlamlısı başka bir sözcük İseviler ile alakadar olarak kullanılmış mıdır? Hayır! Diyalog kelimesi ya da tekellüm, konuşmak, söylemek, sözleşmek gibi bir ifade yahut hoşgörü gibi bir kelam, Risale Nur’da İsevilerle diyalog, hoşgörü gibi bir başlık, dinsizlere tevazu gibi tanımlama vb. asla ve kella yer almamaktadır. Hatta diyalog kelimesi hiç geçmez. O halde kavram kitabdan alınmamış, bazı bölümlerden mesnedli ve art niyetli bir şekilde zorlama bir istihrac ile, olduğu halden başka bir hale tebdil edilmiştir. Dinler arası diyalog diye bir sancağı eline alan ve bunu Risale-i Nur’a dayandıranlar bunu düşünemediler mi? Madem gittikleri yol haktır, bu tarzda gelen bir iddiayı neden hiç hesaplamadılar? Ne denli kitaba vakıflar? Sizden soruyoruz? Diyalog kavramı tamamen mesnedlice yanlış seçilmiş veya seçtirilmiştir.
“Hususî bir yere bakmayan ve imanî hakikatlar gibi umum kâinata bakan nefyler, inkârlar (zâtında muhal olmamak şartıyla) isbat edilmez diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmişler.”
Şualar (213)
Mesele su götürmez bir hakikatdir ki umum kainata bakar. Ve madem imanî ve rıza-i İlahiye dair bir meseledir, neden külliyatta Üstad açıkça diyalog kelimesini kullanmamıştır? Yahut Üstad hangi kavramı ön plana çıkarmıştır? Üstadın hedefi nedir? Ve bu hedef nasıl saptırılmaya çalışılmıştır? Bilinmelidir ki Nurcular İsevi Ruhanilerle DİNSİZLİĞE karşı İTTİFAK kelamını bilirler, ve bu İTTİFAK hususi şartlara bağlı ve dahilde İTTİHAD-I İSLAM prensibi ve uhuvvet-i İslamiyenin muhkem tarzda tesisi ile değer kazanır. Zaten kitab incelendiğinde görülecek ki Üstadımız zamanında bu ittifak tesis edilmiş ve neticeleri muaazzam elde edilmiş ve meyveleri de görülmüştür. İşte irtidadkar şahs-ı manevi DİYALOG temasıyla bu küresel bazda tesis edilmiş İTTİFAKI kökten yok etmeyi hedeflemiş ve zındıkaya azim bir destek vermiştir. Madde madde izah edilecektir. Delil ve neticeleri avam lisanıyla ilan edilecektir.
Mevlâna'ya atfedilen bir söz vardır: "Bir ayağım merkezde dinî esaslarla bağlı, diğer ayağım da yetmiş küsur milletle beraber." Esasen bir Müslüman'ın durumu da işte bu düşünce ile özetlenebilir. Temel prensip olarak herkesle iyi geçinme, herkesle diyalog içinde olma ve herkesle şartların elverdiği ölçüde münasebet ve bağlantı kurma.
Elbette herkesle diyalog içinde olmanın bir ölçüsü olacaktır. İnsan, İslâmî prensiplere bağlılık içindeyse, yani insanın bir ayağı, Mevlâna'nın ifadesiyle, hep dinî-İslâmî zemine sağlam basıyorsa, bu diyaloglar faydalıdır. Aksine insanın hayatı Sünnet yörüngeli değilse, bu takdirde kaymalar olabilir.
Diyalog ile ilgili bir manifesto yazan zat sözlerine Mevlana ile başlıyor! Mevlana’nın ve düşüncesinin asrımızda ne kadar anlaşıldığı ve ne denli su-istimal edildiği ise su götürmez bir gerçektir. Haddi hududu belli olmayan “’herkesle iyi geçinme” gibi muğlak bir ifadenin zararı büyüktür. Zira Mevlana zamanındaki vaziyet ile asrımız bir değildir. Bütün müslümanların herkesle iyi geçinme şeklinde bir hususiyetinin bulunması en makbul bir durum olarak nitelendiriliyor. Zımnen bizlere diyor: İsevilerle yahut bu vatandaki kemalistlerle ve haricteki garazkarlarla aynen böyle uyum içinde geçiniyoruz. Zira sünnet dairesinde olan büyük müslümanlarız denmek isteniyor! Bu iddaaya cevab verelim. Olan kaymaları ve daire-i Nur’dan ve hakikatten hurucları vicdan ehli tahlil eylesin. Bakalım ölçü ne imiş ve malum hareket bu ölçüye ne denli uyma sevdasında.
Hocanın Zaman gazetesinde yayınlanan çok garip bir iddiası da “aslında toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde yaşamasını bilemeyen böyle bir insanın şahs-ı maneviyi temsil adına kabiliyeti olduğu söylenemez.” diyor. (Fethullah Gülen)
İddiaya göre firavunlarla uyum içinde yaşamak, dinî üstün bir meziyet diye nazara veriliyor. Mezkûr iddianın Risale-i Nur'la ne kadar tezadî durumda olduğunu anlamak için şu ikaz ve derslere bakalım:
Hak ve bâtılın karşı karşıya gelmesiyle meydana gelen mübareze kanunu neticesi olarak ebrarın eşrardan nefretle uzak durmaları, sahabeler devrinde en ileri derecede olduğundan sahabelerin üstün bir kemalat kazandıkları, sonraları ise mübareze kanunu zayıflamakla ebrar ve eşrar arasındaki mesafe azalarak içice girip, ebrarın eşrara karışmasıyla şerre nefret edilemez olup ahlâk-ı içtimaiyenin bozulduğunu beyanla asrımızın dikkatini çeken Hazret-i Üstad diyor ki:
«Sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle kemalât-ı insaniyenin en a'lâ derecesindedirler. Çünki o zamanda, o inkılab-ı azîm-i İslâmîde hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mabeyninde öyle bir mesafe açılmıştı ki, küfür ve iman kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı. ...... Halbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz-omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimaiye bozuldu.» 1 Sözler (489)
İşte bu derste anlatılan zararlara düşmemek için mimsiz medeniyet ehline yanaşmamak gerektiğine dikkat çeken Hazret-i Üstad şu ikazda bulunuyor:
«Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.» Mesnevî-i Nuriye (126)
Hattâ Bediüzzaman Hazretleri daha çok zamanımıza bakan ehemmiyetli bir mektubunda eğer ehl-i dünyaya yanaşıp temas etmiş olsaydı binler adamlar Risale-i Nur'a girip neşredeceklerini ve mahkemelerle eziyetler de vermeyeceklerini fakat buna rağmen o ehl-i dünyaya yanaşmamak gerektiğini ders verir ve der ki:
«Aziz, sıddık kardeşlerim!
[Hem manevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suale mecburiyet tahtında bir cevabdır.]
Sual: Neden ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemaatlara hiçbir alâka peyda etmiyorsun? Ve Risale-i Nur ve şakirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temastan men' ediyorsun. Halbuki eğer temas etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale-i Nur dairesine girip parlak hakikatlarını neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın!
Elcevab: Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehemmiyetli sebebi: Mesleğimizin esası olan "ihlas" bizi men'ediyor. Çünki bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkureler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da o dünyevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. Halbuki hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbir şeye âlet olamaz. Rıza-yı İlahîden başka bir gayesi olamaz. Halbuki şimdiki cereyanların tarafgirane çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlası muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkilleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlahiyeye dayanmaktır.» Emirdağ Lâhikası-1 (38)
Ehemmiyetine binaen aynı mes'eleyi te’yid eden diğer bir mektubunda şöyle der:
«Aziz, sıddık, sebatkâr, muhlis kardeşlerim!
Hem maddî hem manevî, hem nefsim hem benimle temas edenler gayet ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: "Neden herkese muhalif olarak -hiç kimsenin yapmadığı gibi- sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğna gösteriyorsun?......
Elcevab: Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikata muhtaçtırlar ki; kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi' ve basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksad onu kirletemez ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlub edemez bir tarzda iman hakikatlarını ders versin. Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalaletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.
İşte bu nokta içindir ki, dahilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi' olmuyor., tâ avam-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bakiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izale eylesin.» Emirdağ Lâhikası-1 (74)
Şefkat tokatları bahsinde, bahsimizle alâkadar üç numune:
«Şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaata riayet etmediğimden fakr-ı hale maruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilata mecbur olduğumdan -Cenab-ı Hak afvetsin- mürüvvetkârane bir surette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur'an-ı Hakîm'in ruh-u hizmetine zıd olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşâallah şefkatli bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki; bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab arıyorduk. Şimdi kat'î kanaatimiz geldi ki: O hakaik-i Kur'aniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temellük, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlarınm meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum ki: Bundan sonra Cenab-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu' ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.» Lem'alar (44)
«Dokuzuncusu: Büyük Hafız Zühdü'dür. Bu zât, Ağrus'taki Nur talebelerinin başında nazırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet-i Seniyeye ittiba ve bid'alardan içtinabı meslek ittihaz eden talebelerin manevî şerefini kâfi görmeyerek ve ehl-i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle mühim bir bid'anın muallimliğini deruhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıd bir hata işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi.» Lem'alar (45)
«Onuncusu: Hafız Ahmed (RH) namında bir adamdır. Bu zât, risalelerin yazmasında iki üç sene teşvikkârane bir surette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl-i dünya, zaîf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl-i dünyaya temas etti. Belki o cihetle ehl-i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nevi mevki kazansın ve dar olan maişetine bir suhulet olsun.» Lem'alar (45)
«Üstadımız diyor ki: Mahkemelerin te'hirinde hayır var. Şimdiye kadar Nur'a ve Nurculara verilen zahmetler, rahmetlere dönmesi gösteriyor ki; bu te'hirde de hayırlar var ki, birisi bu olmak ihtimali var:
Hariç âlem-i İslâm'da Nur'un ehemmiyetli tesire başlaması ve inkişaf ve intişarı ve buranın siyasîleri Avrupa'ya bir rüşvet olarak bir derece Avrupalaşmak meylini göstermesi, hariçte zannedilmekle mahkemelerce Nur'un serbestiyet-i tâmmesi için karar vermek, hariç âlem-i islâm'da Nurların hakikî ihlasma böyle bir şübhe gelecekti ki: ya Nurcular riyakârlığa mecbur olmuşlar veyahut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyorlar, za'f gösteriyorlar diye Nur'un kıymetine büyük zarar olduğu için bu te'hir o evhamları izale eder. Ve isbat ediyor ki: Otuz seneden beri (şimdi yetmiş seneden beri Naşir) İslâmiyetin şiarına muhalif şeylere baş eğmiyorlar.» Emirdağ Lâhikası-2 (107)
Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:
Yani: Üç kimseye hürmet yapılmaz: Fıskı açık işleyen fasık, hevasına uyan kişi, zalim hükümdar.» (Ramuz-ul Ehadîs sh:267)
Diğer bir hadiste de şöyle buyuruluyor.
Yani: Bir kimse bir sahib-i bid'atı ağırlarsa, İslâm'ın yıkılmasına yardım etmiş olur.» (Beşyüz hadîs sh:481)
Bu ve benzeri hadislerden anlaşılıyor ki; dine zarar veren bid'atların milletçe takbih ile revaç bulmasının önlenmesi yerine, hüsn-ü kabul ve müsamaha ile karşılanırsa, nefis ve hevese hoş gelen bid'at çabuk intişar eder ve dinî ve manevî hayatın temeli olan şeair zayıflar. Hattâ cemiyetçe şeairin hoş karşılanmaması gibi acib vaziyet doğar ki, bu durum âhirzaman fitnesinin dehşetli vasıflarından biridir.
Ehl-i dünyaya yanaşmamakla beraber, menfi tarzda dahi meşgul olmamak hakkında bir sual ve cevabı:
«Üçüncü vehimli sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın; biz muarızlarımızı ezeriz?
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünki ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil! Çünki idarenizi, asayişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde "kalb de bizi sevsin" demeye...» Mektubat (68)
Hazret-i Üstad hükümete müracaat etmemesinin sebeblerinden birini anlatırken der ki:
«Bana karşı ehl-i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünki onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zendeka hesabına, benim dine merbutiyetinıden beni tazib ediyorlar. Öyle ise onlara müracaat etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek-i zendekayı okşamak demektir.» Mektubat (74)
Bid'atlardan uzak durmak zarurî iken, aksine hareketle ehl-i dalalete safdilane taraftarlıktan gelen musibet-i amme hakkında Hazret-i Üstadın bir ikazı:
«Geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnet'in selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik aşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi:
Birincisi: Bu asrın acib bir hassasıdır. (Haşiye: Yani elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder.) Bu asırdaki ehl-i İslâm'ın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri de âlîcenabane afvetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse, ona bir nevi tarafdar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalalet ve tuğyan; safdil tarafdar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüb eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşdidine kader-i îlahiyeye fetva verirler; biz buna müstehakız derler. Evet elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kafiye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var. Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama' ve hafif bir korku ile tercih edilse; eblehane bir cehalet ve hasarettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenabane afvetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini afvedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen canilere afuvkârane bakmağa hakkı yoktur, zulme şerik olur.» Kastamonu Lahikası (25)
Bu hareket tarzı, bir nevi şerre dua ve davet demektir.
Evet Kur'anda zikredilen bu şerre dua meselesi ise, bilhassa asrımızda bazı safdil müslümanların çok garib bir halidir. Şöyle ki:
Yani: "İnsan hayra dua eder gibi, şerre dua eder veya şerri davet eder.”
Sanki o büyük ecre dua ediyormuş gibi, o elîm azaba dua eder veya ef’aliyle o azabı davet eyler.
Yani bid'atlara müsamaha gösterir ve ihtilat edilirse, içtimaî hayata sirayet eder ve fitne şiddetlenir.
Evet «Binler müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın sû'-i akibetine ve müdhiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârane tarafdar olmak ve merhametkârane cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni' bir gadirdir.» Kastamonu Lahikası (75)
“Öyle inanıyoruz ki, önümüzdeki yıllar hoşgörü ve sevgi yılları olacaktır. Bu çerçevede dünyaya hem çok şey verecek hem de dünyadan çok şey alacağız. Bırakın kendi içimizdeki insanlarla kavga etmeyi, başka kültürlerin, başka medeniyetlerin, başka dünyaların insanlarıyla da kavga etmeye, münakaşa ve zıtlaşmaya yol açan meseleler bile bütün bütün kapanacak ve sevginin gücünü bir kere daha anlayarak herkese sevgiyle, şefkatle bağrımızı açacak, herkesi kucaklayacak ve bugün dünyanın en çok muhtaç olduğu diyalog ve hoşgörü gibi en önemli bir hususu Allah'ın (c.c.) yardımıyla gerçekleştireceğiz. Diyalog ve hoşgörü adına içte olduğu gibi, dış dünyaya açılmada da rahat olunmalıdır. Dünyanın küreselleşmesi, Gümrük Birliği veya Avrupa Birliği'ne girme gibi gelişmeler bize din, diyanet, millet ve kültür adına herhangi bir şey kaybettirmez. Çünkü bizim, bizi ayakta tutan dinamiklerimizin güç ve kuvvetine inancımız tamdır. Bizim, Kur'ân'ın vahy-i semavîye dayandığından ve beşerin her türlü problemlerini çözeceğinden şüphemiz yoktur. Bu sebeple, korkacak birileri varsa, o da Kur'ân'ın diriltici ikliminden uzak yaşamakta direnenler olmalıdır. Böyleleri, ellerindeki sistem ihtiyaca cevap vermediğinden dolayı alternatif düşünceler araştırmakta ve "Bu arayışlar, insanlığı Müslümanlığa götürürse halimiz nice olur?!" diyerek kendi insanlarından korkup endişe duymaktadırlar. Bugünkü hırçınlıklarının arkasında da bu düşüncenin olduğunu söyleyebiliriz.” (a.g.e)2
Hoşgörü, sevgi, eşitlik, adalet, özgürlük, halkların kardeşliği, dünyaya açılmak! Dünyaya çok şey vermek! Dünyadan çok şey almak, Avrupa birligi vs.!!!! Gayet masumane ağızdan çıkan ve ilk bakışta insanın istihsan edebileceği bu fikirler bazı art niyetli cereyan mensublarının zahir-i şeriata muhalif düşünce ve hareketlerinin alt yapısını oluşturuyorlar… Ve safları aldatıyorlar. Tahkiki ve asıl Nurculuğun siyaset ve hiçbir dünyevi cereyan ile bağlantısı olmadığını dost düşman bilmektedir. Bakalım bu asrın bir icadı olan küreselleşmek, Avrupa birligi, Gümrük birligi gibi hususlarda Risale-i Nur ne diyor…
İSLÂM BİRLİĞİ
Müslümanın mefkûresinde olması gereken fikir İslâm Birliği’dir. Risale-i Nur Külliyatında İslâm Birliği, "farz-ı ayn" diye hükümlendirilmiştir.
Risale-i Nur’larda vecizevi olarak İslâm Birliği şöyle ifade edilir.
“Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslâmdır.”
“Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; İttihad-ı İslâmdır.”
Orijinal tabiriyle İttihad-ı İslâm yani İslâm Birliği düşüncesi ve fikriyatı, müslüman ilim ve siyaset adamlarının üzerinde çok düşündükleri ve gerçekleşmesi için çok gayret ettikleri bir mefkûredir. İslâm mütefekkirleri, maddî ve manevî olarak gerilediğini müşahede ettikleri İslâm Dünyasının kurtuluşunu, İslâm Birliğinin gerçek olarak tahakkukunda görmüşlerdir.
Bilhassa 19. asrın ortalarında ve 20. asrın başlarında bu fikir, bazı Müslüman ilim, fikir ve siyaset adamını hareketlendirmiş ve bu hususta birçok eserler yazmışlar ve faaliyetler yapmışlardır. Fakat zemin ve zaman yaver gitmemiş, Avrupa kökenli ideolojiler ve Avrupa meftunu liderler, İslâm Dünyası’nın daha da dağılmasına sebep olmuşlardır.
İslâm Birliğinin tahakkuku için, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri çok gayret göstermiştir. Bu düşüncesini İstanbul'a ilk geldiği 1907 yılından sonra, çeşitli vesilelerle ortaya koymuş ve tahakkuku için gerekli şartları sıralamış, İttihad-ı İslâmın tarifini yapmıştır.
Üç devirde yaşamış olan Bediüzzaman Hazretleri, iman hakikatlerinden sonra devamlı İslâm Birliği fikrini savunmuş ve Müslümanların kurtuluşunun bu birliğin gerçekleşmesinde olduğunu ifade etmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri, evvela: Yirmibeş sene (1925-1950) süren en dehşetli zulüm devrinin sonlarına doğru, önce iktidarı elinde tutan Halk Partisi idarecilerini ikaz etmiştir. İslâm Dünyasının eskideki muhabbet ve kardeşliğini kazanmak için yönlerini İslâm Dünyasına çevirmelerini tavsiye etmiştir. Bu ikazları duymayan o zihniyet, o zamanki anlayışıyla birlikte tarihin karanlık sayfalarına gömülüp gitmiş ve o itibarı kaçırmıştır.
Daha sonra: Ehven-üş şer olarak telakki olunan Demokratlar devri gelmiş ve Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri dine ve dindarlara bir derece yakın gördüğü bir kısım “Dindar Demokrat” idarecilere İslam Birliği fikrini çok daha fazlasıyla anlatmıştır. Hattâ, İslâm Birliğinin teşekkülü hususunda geniş bilgiler vermiştir. (Merkezi nurcular)
İSTİKBALDE İSLÂM BİRLİĞİ
Bediüzzaman Hazretleri İslam Dünyasının geleceği için Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye yani İslâm Cumhuriyetler Birliği yani İttihad-ı İslâm müjdesi vermektedir.
“Aziz, sıddık kardeşlerim,
Ruh u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i İslâmiyenin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.” Emirdağ Lâhikası-2 (76)
İSLÂM BİRLİĞİNDE RİSALE-İ NUR'UN ROLÜ
Risale-i Nur’un bu memlekete kazandırdığı en ehemmiyetli iki fayda:
“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevî belâyı def etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı mânevî istilâsına karşı Risalei’n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî vazifesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın halini bilmiyorum. Fakat;
● Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi…
● Âlem-i İslâmın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir.
Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tab ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.” Emirdağ Lâhikası-1 (102)
Risale-i Nur’ların yabancı dillere çevrilmesi ve dış memleketlere neşri, en evvel İslam memleketleri olmalıdır. Türkiyede de resmi yoldan neşredilmelidir ki, İslam aleminin teveccühü buraya çevrilsin.
SEYYİDLER CEMAATİNİN, İSLÂM BİRLİĞİNDEKİ VAZİFESİ
Ahirzamanın manevi karanlığında ümmetin imdadına geleceği müjdelenen Mehdi’nin hizmetleri içinde İslam Birliğinin gerçekleşmesi de vardır. Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:
“Mehdi-i Âl-i Resul'ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cem'iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz.” Emirdağ Lahikası-1 (266)
Mehdi’nin bu vazifesinin sadece kendi talebeleriyle değil, geniş bir katılımla yapılacağı ifade edilir. Peygamberimiz (A.S.M.) buyurur ki:
“Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necat bulursunuz.
Biri: Kitabullah.
Biri: Âl-i Beytim."
Çünki Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyttir.
İşte bu sırra binaendir ki; Kitab ve Sünnete ittiba ünvanıyla bu hakikat-ı hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı: Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyeye ittibaı terkeden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.” Lem’alar (21)
SONSÖZ
İslâm Birliği ile alâkalı Risale-i Nur Külliyatında daha birçok bahisler vardır. Biz burada sadece birkaç misaller verdik. Bunlar da gösteriyor ki, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine ve Nurlardan istifade eden herkese İttihad-ı İslâmı gösteriyor. Müslümanların İslâm Birliği için çalışmalarını ve gayret göstermelerini istiyor. Burada bir defa daha tekrar ediyoruz “Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır.” Hutbe-i Şamiye (90)
(Ayrıntılı bilgi için Bakınız: İttihad-ı İslam derlemesi)
“Bir de zannediyorum onlar, her gün biraz daha marjinalleşiyorlar. Bu marjinalleşme onları biraz daha hırçınlaştırıyor. Azaldıkça daha da hezeyana uğruyorlar. Onlar gibi düşünmüyor insanlar. Müslümanlar Avrupalı olmayı düşünüyor. Dünya ile atbaşı gitmeyi düşünüyor. Fakat onların umurunda değil. İnanan insanların başarıları bile onlara dokunuyor. Bunlar artık açık yani.” (Fethullah Gülen)
“Bugün kravat takarsam birilerine şirin görünmem mülahazası olur. İşte ona takıyye derler. Tavrımı öyle bir İran mülahazası olarak görüyorlarsa, dünyada İranlılarla yıldızı barışmayacak bir insan varsa oda benimdir.” (Fethullah Gülen)
En amisinden en havasına kadar, her Nur talebesi dahilde nizaa meselesi olacak konulara girmekten şiddetle kaçınır ve menfi tartışmalardan uzak durmaya ziyade gayret gösterirken, bu marjinalleşen ve hırçınlaşan kişiler kim oluyor ve kim kime şikayet ediliyor? Yahud insanların düşüncelerine göre mi hakikati izhar ve ilan edecegiz, yoksa medenilerin telkinlerine göre mi? Din sahasında faaaliyet gösteren bir zatın en evvel bidalardan içtinab etmesi ve kendine gelebilecek su-i zanlardan şiddetle kaçınması ve mani olması gerekirken şu veya bu şekilde Nur dairesinde bulunmayan lakin dini sahada faaliyet gösteren kardeşlerimize bu tarz bir ifade ile haddini aşan bir eleştiri getirmesini şiddetle kınıyoruz. “Müslümanlar Avrupalı olmayı düşünüyor” gibi garabet dolu bir ifadeyi Avrupa Birliğinin açıkça desteklenmesini Avrupa fikir ve hayatının bu vatandaki etkilerini bir parça açıklamak ve kitabi delilerle Risale-i Nur’un hedefinin her daim İslam Birliği olduğunu vurgulamak istiyoruz.
Risale-i Nur eserlerinde Avrupa değil İslam Birliğinin elzemiyeti mükerrer nazara verilmiştir. Ancak Hristiyan dünyasında hakiki İsevilerle birleşmekten de bahisler var. Bu birleşmede İslam İseviliğe değil, İsevilik İslama tabi olacak deniliyor. Bu husus en ehemmiyetli noktadır. Evet, ferdî ve ictimaî hayatiyle semavîliğe bağlı olan İslâm milleti, arzî ve beşerî anlayışlara bağlı kalamaz.
Hem Risalelerde anlatılan ehl-i kitabla birleşmeyi, İslamiyeti tam tasdik eden İsevi ruhanilerinin yapacağı ifade edilir .
Mesela “..... âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.” Mektubat (441)
“Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semâvî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur’aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür.” Şualar (581)
Şualar adlı eserde de şöyle deniliyor:
“Deccal’ın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler din-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur” diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.» Şualar (587) İbn-i Mace hadis: 4077
Keza, Avrupa devletleri İslamiyeti kendine bağlamaya değil, İslam birliğine tarafdar olmaları gerektiğini siyasilere hatırlatan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
“Şimdiki bu hükûmetimizin hakikî kuvveti, hakaik-ı Kur’aniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla, ihtiyat kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ana ve ittihad-ı İslâma taraftar olmağa mecburdurlar.” Emirdağ Lâhikası-2 (54)
Dünyevi boğuşmaların en sonunda, Hıristiyanlık alemindeki menfi cereyanın İslam dünyasına tecavüzünün, İslam birliği ile birleşen hakiki İseviliğe dayanan Amerika’nın semavî yardım kuvvetiyle dudurulacacağını haber veren Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:
«Ehemmiyetli bir endişe ve bir tesellî kalbime geliyor ki: Bu geniş boğuşmaların neticesinde, eski harb-i umumîden çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa’da, Deccalâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi tesellîye medar, Âlem-i İslâmın tam intibahiyle ve Yeni Dünyanın, Hristiyanın hakikî dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve Âlem-i İslâmla ittifak etmesive İncil, Kur’ana ittihad edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muavenetle dayanıp, inşaallah galebe eder.» Emirdağ Lâhikası-1 (58)
Bu kısımda da Amerika’nın İslamiyetle ittifaka ve onun semavî yardımına muhtac olduğu nazara veriliyor.
Bediüzzaman Hazretleri 1911’lerde Şam’daki Cami-ül Emevi’de verdiği hutbesinde aynı hükme dikkat çekip diyor ki:
“Ey Câmi-i Emevî’deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki; istikbalin kıt’alarında hakiki ve mânevi hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyet’tir ve İslâmiyet’e inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakiki dinidir ki Kur’an’a tâbi olur, ittifak eder.” Hutbe-i Şamiye (30)
Mezkûr beyanların heyet-i umumiyesinden anlaşılıyor ki, Avrupa birliğine girmenin temelinde, Allah’ın sonsuz ilminden gelen Kur’anın ve İslamiyetin beşerî anlayışlara tabi olması manası yatar. Bu ise, Risale-i Nur’dan kısmen alınan sarih beyanlara ters düşer.
Bediüzzaman Hazretlerinin, Âlem-i İslâmın Avrupa medeniyetinden uzak durmasını anlatan aşağıdaki beyanı, bu meselenin yani İslâmiyetin metbuiyet makamında olduğunun mana inceliği ve mahiyeti cihetiyle calib-i dikkattır. Şöyle ki:
“Âlem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabülde ıztırabı cây-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklâliyet hassasiyle mümtaz olan şeriattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehasiyle aşılanmaz, imtizac etmez, bel' olunmaz, tâbi olmaz... Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden Eski Roma ve Yunan, iki dehalariyle; su ve yağ gibi mürur-u a'sar (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzîcine çalıştığı halde, yine istiklâllerini muhafaza, âdeta tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar, tev'em ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim, pis medeniyetin esası olan Roma dehasiyle hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz...” Tarihçe-i Hayat (132)
Evet, “Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde... Biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse; âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur.” Sözler (538)
Şu husus şayan-ı dikkattir ki, Avrupa birliğinin lüzumunu göstermek için Risale-i Nur’dan nazara verilecek mezkûr parçalara dikkat edilince, aynı parçalarda bilakis İslam birliğinin ve İslâmiyete tabi olmanın lüzumu görülüyor. Bundan da anlaşılıyor ki, Risale-i Nur’a kendi anlayışına delil bulmak için değil, ondaki hükmü görmek niyetiyle bakılmalıdır.
Eğer bu Avrupa birliğinden, beşerin sulh-u umumisi ümid ediliyorsa, Risalelerde böyle bir sulhun ancak İslamiyetten gelebileceği nazara veriliyor. Evet, siyasilere hitab eden Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri:
“Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallah dörtyüz milyon İslâm'ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim.” Emirdağ Lâhikası-2 (222)
“Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına râcih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zir ü zeber edip öyle bir kusdu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de te'min edecek.
Evet; Avrupanın medeniyeti, fazilet ve hüda üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden; şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı, hasenatına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle, Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir…
Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlâhiyyeden bekliyebilirsiniz...” Tarihçe-i Hayat (94)
“Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslâmiye, beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi temin etmeğe vesile olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bekliyoruz.” Hutbe-i Şamiye (43)
Hem de beyn-el milel sinsi ifsad cereyanı her tarafa parmak sokarken ve ifsadların yapılamıyacağına dair hakiki te’minat yokken, o ulvi ve kudsi Kur’anın ve âlem-i İslamın istikbalini mechul ellere teslim etmeğe âlem-i İslamın mütedeyyin kalb-i müştereki herhalde evet demez.
Eğer, mevcud fitne-i ahirzaman ile Avrupa birliği mukayesesinde ehvenüşşer kaidesi nazara alınmalıdır denilirse, denilir ki, Bediüzzaman mevcud fitnenin de aynı canibden geldiğini söyler. Mesela Bediüzzaman diyor ki:
“Biz müteharrik-i bizzât değiliz. Bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder. Biz kendimizden hayal edip, esammane tahribimizde eser-i telkini icra ederiz.” Sünuhat, Tuluat, İşarat (46)
Yani Avrupa’dan tahrikat ve bizde de tatbikat var. İkisinin de merkezi birdir ve tercih için gereken iki taraf yok.
Evet bu gelen ifade de aynı hükme bakar: “Avrupa'nın insaniyetperver maskesi altında vahşi reislerinin sağır kulakları çınlasın!.. Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda, yüzbin cihette "Yaşasın Cehennem" dedirten mimsiz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhaldir.” Mektubat (429)
Keza “Biz, ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz. Fakat kâfirlerin kılıncı ile değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen faide bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.” Lem’alar (105)
“Evet Risale-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir” Şualar (281)
Buradaki “siyaseti dinsizliğe âlet” tabiri ile, Âlem-i İslâmın kabul etmeyeceği rejim değişikliğini hatırlatır.
Şimdi ise Avrupa birliğinin hümanizme de dikkat çeken anayasasına bağlı kalarak Avrupa’ya teslim olmak, Türkiye’ye ümidle bakan Âlem-i İslamı ümidsizliğe düşürür ve nazarını başka tarafa çevirmesine sebeb olur.
Bu çok ciddî meseleyi ilk meclis kurulduğu zaman kemal-i ciddiyetle meclise arzeden Bediüzzaman Hazretleri aynen şöyle diyor:
“Sizin bu "İstiklal Harbi"ndeki muzafferiyetinizi ve âlî hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhur-u mü'minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki sağlam müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve, intibaha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler.
Siz dahi, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslâm namına zarurîdir.
Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk mukallidleri, avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafî olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek...” Mesnevi-i Nuriye (101)
Bu durumda ise, Türkiye devleti Âlem-i İslâmdan kopmuş ve kendi milletinin de desteğini kaybetmiş ve istinadsız bir duruma düşmüş olur.
(Ayrıntılı bilgi için Bakınız: Avrupa Birliğine Bedel İslam Birliği Derlemesi)
“Bilim ve teknolojinin bize sağladığı imkânlarla küçülerek büyük bir köy haline gelen dünyamızda, kişiler, toplumlar, uygarlıklar arası diyalog kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur. Medeniyetlerin çatışması üzerine kurulan tezlerin ve geliştirilen teorilerin, iki binli yıllarda itibar görmemesi için, dinler ve dinlerarası diyaloga önem vermemiz gerekir.
Tarihteki ve günümüzdeki din istismarından kaynaklanan savaşlar, insanlığın kalplerini sızlatan görüntülerdir. İnsanların yalnız Yaratıcı'larına karşı sorumlu olmaları gerekirken, bazı insanların veya grupların kendi doğrularını başkalarına Allah adına zorla kabul ettirmeye çalışmaları, küçülen dünyamızda büyük huzursuzluklara yol açmaktadır. Sosyal ilişkilerin sıklaştığı günümüzde, insanlık dışı acıların tekrar tekrar yaşanmaması ve dünya barışının sağlanması için, manevî liderlerin aralarındaki dinî farklılıkları ve sorunları gündeme getirmeden ve kavga konusu yapmadan, karşılıklı görüşme ve anlayışlarla çalışmaları tabiî bir davranıştır. Dinlerarası -inanç farklılıklarını kavga konusu yapmadan- karşılıklı hoşgörü ve anlayışı geliştirme çalışmaları günümüzde "Din Mensupları Arası Diyalog veya Dinlerarası Diyalog" ismi altında sürdürülmektedir. Fakat biz buna, "dinlerin" bizzat kendileri diyalogda bulunamayacağından, "Din Mensupları Arası Diyalog" demeyi daha uygun bulmamıza rağmen, "Dinlerarası Diyalog" şeklinde kullanım daha yaygın olduğu için onu tercih ettik.” (a.g.e)
Kime soruldu? Fetva kitabın neresinden alındı? Kime danışıldı ve kiminle istişare edildi? Kocaman bir sıfır hiç ve yok cevabı… Bu dahi muhatablarımızın ne denli iyi niyetli oldularına açık bir delildir. Hem bilmiyor hem biliyormuş gibi davranıyor, ve kendilerine gelen en ufak bir eleştiride feryad ediyorlar! Faaliyetlerinin Hakiki İsevilerle (tanım ekaliyette olan muvahhid İseviler için geçerlidir) Müslümanlar arasındaki ittifakı bozmak için beynelminel cereyan tarafından planlandığını ilerleyen safhalarda izah ve ilan edip bu hezeyanları savuranları iskat ve ilzam edeceğiz…
Bu küreselleşmek, açılmak, genişlemek ve tıpkı bir imparatorluk bir hanedanlık gibi dünyaya yayılmanın ve Risale-i Nur’u da buna alet etmenin diyeti:
"Herkes kelime-i tevhid-i esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani 'Muhammed Allah'ın Resulüdür' kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır" (Küresel barışa doğru kozadan kelebeğe gazeteciler ve yazarlar vakfı yayınları sayfa 131 M. Fethullah GÜLEN)
“Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” (M. Fethullah Gülen - Küresel Barışa Doğru, s.45)
Bu iddaaların ilmî ve Kur’anî yönden cevabları merkezi nurcular tarafından defaatle verildiğinden ve bu tarz beyanların kabulu durumunda dehşetli bir azabın muhataba gelmesinin katiyetinden muhtasar bir kısmı Risale Nur’dan kayıt ediyoruz.
“Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes'ele olarak Emirdağı'nın ve bu Ramazan-ı Şerifin nurlu bir küçük çiçeğidir. Tekrarat-ı Kur'aniyenin bir hikmetini beyanla, ehl-i dalaletin ufunetli ve zehirli evhamlarını izale eder.
…
Evet Kur'anın hitabı, evvela Mütekellim-i Ezelî'nin rububiyet-i âmmesinin geniş makamından, hem nev-i beşer, belki kâinat namına muhatab olan zâtın geniş makamından, hem umum nev-i beşer ve benî-âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından, hem dünya ve âhiretin, arz ve semavatın ve ezel ve ebedin ve Hâlık-ı Kâinat'ın rububiyetine ve bütün mahlukatın tedbirine dair kavanin-i İlahiyenin gayet yüksek ihatalı beyanatının makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihata cihetiyle o hitab, öyle bir yüksek i'cazı ve şümulü gösterir ki; ders-i Kur'anın muhatablarından en kesretli taife olan tabaka-i avamın basit fehimlerini okşayan zahirî ve basit mertebesi dahi en ulvî tabakayı da tam hissedar eder. Güya kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asra ve her tabakaya hitab ederek taze nâzil oluyor ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِمِينَ اَلظَّالِمِينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musibet-i semaviye ve arziyeyi şiddetle beyanı, bu asrın emsalsiz zulümlerine Kavm-i Âd ve Semud ve Firavun'un başlarına gelen azablarla baktırıyor ve mazlum ehl-i imana İbrahim ve Musa Aleyhimesselâm gibi enbiyanın necatlarıyla teselli veriyor.” Şualar (244)
Hâtime
[Gayet ehemmiyetli bir nükte-i i'caziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağribden sonra kalbe ihtar edilen ve sure-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ın zahir bir mu'cize-i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikata kısa bir işarettir.]
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ * مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ * وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ * وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ * وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ
İşte yalnız mana-yı işarî cihetinde bu sure-i azîme-i hârika: "Kâinatta adem âlemleri hesabına çalışan şerirlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhafaza ediniz." Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi mana-yı işarîsiyle bu acib asrımıza daha ziyade, belki zahir bir tarzda bakar; Kur'an'ın hizmetkârlarını istiazeye davet eder.” Şualar (266)
BÖLÜM-2-
MASONLUK
“Kellâ! اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحَى Evet hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnidir; hakikatbîn gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın...” Nur'un İlk Kapısı (129)
Hakiki bir Nur Şakirdi, manevî mesuliyet duygusuna sahibtir. Bu hissin, vicdanî bir neticesi olarak da Kur’andan alınmış olduğunu bildiği Risale-i Nur’daki hakikatlara ve düsturlara tam bir teslimiyeti vardır. Yani kendi arzusuna ve şahsi anlayışlarına göre değil, kitaba göre düşünür, inanır, konuşur ve yaşamaya çalışır.
“Nur Dairesinde olan birisine, Risale-i Nur’a zıd düşen hareket ve konuşmalarının, Nur’daki açık beyanların getirdiği kat’i hükümlere göre ters olduğu hatırlatılınca, kendisinin yanlış düşündüğüne dair kitaptan açık delil göstermeye bedel yine kendi anlayışıyla konuşursa ve açık beyanlara ve hükümlere karşı te’villere kaçarsa, bu sözleri artık nazar-ı itibara alınmaz. (Esasat-ı Nuriyeden)
Uluslararası ifsad cereyanı olan masonluğun kitabdaki tanımı şöyledir:
Hülâsa: Masonluğun îcabatı ve Avrupa emperyalizmine hizmetkârlığın iktizası, din ve İslâm aleyhdarlığı için neleri emrediyorsa, Türkiye ve Türk Milleti onun tatbikat sahası ve icraat mahalli olarak kullanılmıştır.
Haşiye ve izahat
Hakikî Musevîliğin değil, siyonizmin ve ırkçılığa dayanan Yahudiliğin beynelmilelleşmiş bir şekli olan Masonluk, beşer cem’iyetlerinin aralarındaki cem’iyet rabıtasından imanî bağları koparıp, yerine sahte ve nazarî ve menfaat tesadümleriyle mahmul insan kardeşliği doktrinini ikame etmiş ve hürriyet, adalet, müsavat yaftalarıyla arkasında akıllar ve açıkgözlüler ve masonluğa iltihak etmiş üstün tabaka sınıfının halk kitlelerinin ve milletin umumî muhassala-i menafii olan cem’iyet servetini çeşitli iktisadî ve siyasî kombinezonlar ve dalaverelerle istismar ve aralarında paylaşmayı ve kendilerine tahsisi hedef tutmuş bir zümredir. Bunlar âdeta servet-i umumiyeyi kendilerine tahsis için aralarında menfaat birliği kurmuş ve kardeşliği yalnız bu birliğe girenlere tahsis etmiş; din, millet ve vatan kaydından âzade kozmopolitlerden mürekkeb bir şirket-i siyasiye hükmündedir.
Bunların bu kadar hududsuz menabi-i servet ve imkânı ellerinde bulundurmalarına rağmen hiçbir beşerî felâket ve umumî ızdırab karşısında mağdur ve felâketzede insan kitlelerine dava ettikleri insaniyet sevgisi iktizası olarak yardım ellerini uzattıkları, felâketzedelerin imdadına koştukları ve insanlığı felâkete sürükleyen âmilleri önlemeye çalıştıkları görülmemiştir. Bunlar, Allah ve iman düşmanlığını ve milliyet aleydarlığını kendilerine bayrak yapmış ve insanlığı mukaddesata imandan tecrid ile her nevi’ necaibden mahrum, soysuzlaşmış ve asalet-i ruhiyeye yabancı bir hayvan sürüsü derekesine indirmeyi ve bu suretle yalnız maddeye ve menfaate tapan hissiz bir mahluk sınıfı vücuda getirmeyi ve binnetice bunların kolay istismarını gaye edinmiş beynelmilel bir teşkilattır. (Tılsımlar-Zeyl. G.M.)
Devamlı surette bu uluslararası teşkilat insanlığın kardeşliği, barış, sevgi, hoşgörü, uzlaşma, diyalog gibi humanist değerlere atıfta bulunur. Bu maske altında gizlenir ve devamlı bir aşılama ile kitleleri tesiri altına alır. Tek yaratıcı fikrini zahiren kabul eden masonluk cereyanı müntesibleriyle kurduğu birliktelik ile maddi anlamda büyük menfaatler elde eder.
“Binlerce yıl süren tarih tablosuna baktığımızda, dinler ve inançlar arası sıcak ve soğuk kavgaların insanlığa felaketler ve acılar, nefret ve kin dışında bir şey getirmediği şuuru her geçen gün biraz daha kuvvetlenmektedir. En büyük sebep de birbirlerini tanımamalarıdır. Küçülen dünyamızda insanların dostça ve barış içinde yaşayabilme yollarının başında birbirlerini yeterince tanımaları, diyalog halinde olmaları ihtiyacı kendini göstermektedir. Aynı odada yaşasalar dahi, birbirleriyle konuşmayan iki kişinin birbirlerini tanımaları, dost olmaları beklenemez. İnsanlar karşılıklı konuşmalarla birbirlerinin duygu ve düşüncelerini anladıkları derecede, aralarında gönül köprüleri kurulur. Ortak sorunlarını birlikte çözme eğilimleri belirir. Evet, inanç ve vicdana bağlı ahlakî değerleri yıkıcı akımlara karşı daha güçlü koruyabilmek, gençliğin daha iyi yetişmesine katkıda bulunabilmek için, inanan insanların el birliği yapmasına ihtiyaç vardır. Eğer dinler iyiliği, güzel ahlakı, huzuru, adaleti tavsiye ediyorlarsa, aynı gayede bir araya gelip güç birliği yapmalarından, sorunlarına birlikte çözüm yolları aramalarından daha tabiî ne olabilir?” (a.g.e)
Evet «Nurcularda hakikî, hâlis, sırf rıza-yı İlahî için ve müsbet ve uhrevî fedailer var ki; mason ve komünist ve ifsad ve zendeka ve ilhad ve Taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükûmeti, adliyeyi aldatarak lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Belki Nur’un ve imanın fedailerini çoğaltmağa sebebiyet verecekler.” Şualar (521)
“Âlem-i İslâm’da çok müstemlekâtı bulunan bir devlet (İngiliz) bu Anadolu haricindeki Müslümanlara yalnız kendi menfaatı için bir derece dinlerine ilişmiyor, ilişemiyor diye o devletin haric İslâmlara tatbik ettiği siyasete bütün bütün muhalif bir siyaseti takib ettiği, bu memlekette faaliyette bulunan propagandasına kapılıp o cereyana taraftarlıkla Risale-i Nur’un safvet ve hâlisiyetine zarar verdiğinden o siyasî şakirdlere dedim:
O devlet (İngiliz) bu memleketteki hükûmete müstemlekâtındaki müslümanlar ısınmamak ve iltihak etmemek için eskiden beri bu vatanda dinsizliği tervic etmiş. Şimdiki ilhad da onun ifsad komitesinin eseridir.» Siyaset Neşriyat Broşürü (118)
“Masonlar ve zındıkların plânı ile bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerde gençleri ifsada çalıştıklarına mukabil, İslâmiyetin kahraman bayrakdarı olan Türk milletinin masum küçücük yavruları, nuranî bir intibah ve bir hiss-i kabl-el vuku' ile Nurlardan ders almaları gençlerin başına gelen o belaya karşı bir mukabeledir. Ve inşâallah o yavruların hem kendileri, hem gençler, mason ve dinsizlerin ve zındıkların şerlerinden kurtulmalarına bir işarettir ki, bu acib vaziyeti gösteriyorlar.
Said Nursî
Evet, bu vaziyeti biz de gözümüzle görüyoruz.
Hizmetinde bulunan Nur Talebeleri”
Hanımlar Rehberi (122)
“Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikat-ül hakaika yol açmış Cadde-i Kübra-i Kur'aniye'dir. Bunun içindir ki, Avrupa'nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerhedilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.
İşte bu hakikatler içindir ki; Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.” Nur Çeşmesi (137)
Nasıl durdurulacaktırlar? Plan ne olmalıdır? Risale-i Nur dairesine hulul planı daha önce neşr edilmiş birçok çalışmada olduğundan ona tevdi ediyoruz.
“Ben de beş-on günde iki-üç defa siyaset dünyasına baktım. Acib bir hal gördüm. Müdafaatımda dediğim gibi, istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka ile hareket eden bir cereyan-ı zındıka masonluk, komünistlik hesabına bizi böyle işkencelerle ezmeğe çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyan bu vatanda tezahüre başladığını gördüm. Fazla bakmak mesleğimce iznim olmadığından daha bakmadım.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-2 (16)
“Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar. Çünki komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-ı Kur'aniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir.” Emirdağ Lahikası-2 (24)
“Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk Milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.
Artık bunun üzerine herşey apaçık anlaşılıyor değil mi?..
Gizli anlaşmanın entrikası:
Türkler'e dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk'ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur'anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet'i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum." Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani' kalmamıştır.” Emirdağ Lahikası-2 (32)
“Atatürk'e Laf Söyletmem……Yani devletin başına gelmiş bir insana hakaret ettirmem. Bunu kim yaparsa yapsın. Türk'te yapsa Müslümanda yapsa yakışıksız şeyler bunlar… Bütün Türk büyüklerine söylediğim şey artı O'nun çok önemli bir dönemde bir istiklal mücadelesi vermesi, onun bayraktarlığını yapması ve o gün bize musallat olan bir dönemin batı zalimleri onlara karşı bir istiklal mücadelesi verip bize bir istiklal kazandırması bizim bu günlere ulaşmamıza vesile olması bakımından çok önemli bir hadisedir. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Bediüzzaman bu meseleyi ifade ederken der ki, onlar zaten o zalimler değil mi bazılarını bize musallat ettiler. O bakımdan Türkiye'nin bir istiklali, bugünlere gelmesi bundan sonra büyüklüğe oynaması için öyle bir mücadele çok önemliydi, çok hayatiydi Atatürk bu hayati meseleyi başarmıştır. Atatürk'e Türkiye'de düşmanlık yapan insanlar, onu dinin karşısında olmayacak bir şekilde göstererek düşmanlık yapmışlardır. Aslında o akılla dini mezc eden çok ender yetişmiş insanlardan birisidir. Bazılarını bunları belki ben vesikalarıyla ifade edemem ama çok inandığım birisi Şemseddin Günaltay merhumdan naklettiği bir husus vardı. Bir gün yanına gittim bana demişti ki Falih Rıfkı şu mevzuda şöyle düşünüyor. Sen şu hususta ne diyorsun diye dine karşı. Ben yanlarına gittiğimde İsmet Paşayla bir haritanın başındaydılar. Ve ben ne yapıyorlar diye dikkatle baktım haritanın başında. Bana döndü dedi ki Hz. Muhammed'in harp stratejilerini görüşüyoruz burada. Atatürk, İsmet paşaya döndü dedi ki, sen olsaydın bu şartlar altında nasıl hareket ederdin? Aynen böyle hareket ederdim diyor. Bu değişik zamanlarda tekrar ettiğimde benim gözlerimi yaşartmıştır. Bir insan kendi toplumunca zannediyorum yanlış biliniyor ve yanlış takdim ediliyor. Çok manasız bir takdim etme meselesidir bu. Atatürk'ün nutkunu dikkatli okuyanlar onun dinine apaçık sahip çıktığını görürler. Bizim dinimiz akıl ve mantık dini dediği değişik hutbelerinde çok açıktır.” (Fethullah Gülen)
Biz Nurcular hakikat-i hali Risale Nur külliyatından tahkik etmeyi uygun ve dinimize uygun görüyoruz. Siz Nutuk okuyabilirsiniz!
Atatürk'ü medih makamındaki bu ifadelerinde samimi ise, Allah korusun. Yok, takiyye yapıyorsa, bunu masonların yutması mümkün değil.
Ne garib bir anlayış ki matbuatta çıkan bazı yazılarda, malum ifsad cereyanı ve mensublarının övülmesi ve onlara dostluk gösterilmesini meşru göstermek için mevhum hikmetler anlatılırken, firavun ve Ebu Cehil gibi kimselere güya yapılmış olan yumuşak davranışlar örnek gösterilir. Yani bizim davranış ve tutumumuz da o cinstendir demek istenir.
Peki, sizin aldatmak istediğiniz bu kimseler, kendilerini firavun-meşreb gösteren bu yazılarınızı okumuyorlar mı? Okuyorlarsa, kim kimi aldatıyor? Yoksa millet kopkoyu cahil olup bu basitlik ve mantıksızlık veya ictimaî sahnede oynanan ve oynattırılan dramı anlamayıp yutarlar mı zannediliyor? Heyhat!
Bediüzzaman Hazretleri diyor:
«... bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fmızdan, teberrinizden cesaret alır, daha ziyade ezer.» Tarihçe-i Hayat (431)
Hoca bu sözleri ve davranışıyla, Mustafa Kemal taraftarlarına yaklaşmış ve milletin de bunlara yanaşıp dost olmaları için malûm sol cereyanın neşriyat imkânlarıyla geniş çapta telkinde bulunmuş oldu. Bediüzzaman ise hayatı boyunca her türlü meşakkatlere, hapis ve zindanlara tahammül ederek asla onlara yanaşmamıştır.
“Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında mağlub olduğunuz zaman, kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırnyla; dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir.” Mektubat (424)
“Bütün mekteblerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hal ise, âlem-i İslama ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat'î hüccetler gösteren ve isbat eden Risale-i Nur geçmesi, kemal-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hâdisedir ki; bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, Din-i islâm cihetiyle yine ucuzdur. Hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan ve irtidaddan en mütemerridleri bir derece kurtarır, meşkuk bir küfre çıkarır, mağrurane ve cür'etkârane tecavüzlerini ta'dil eder. Mahkemede son söz olarak yüzlerine söylediğim bu cümle: "Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun!" ile, bizim nihayete kadar sebat edeceğimizi dava etmişiz. Bu davadan vazgeçilmez. İçinizde vazgeçecek yok ümid ediyorum.” Şualar (338)
“Dinlerarası diyalog görüşmelerini "yıllarca İslam'a, Kur'ân'a başkaldırmış, düşmanlık etmiş insanlarla dostluk kurma" diye tenkit edenler olabilir. Hâlbuki bu İslâmî bir düşünce ve bu düşüncenin hayata yansımasından ibarettir. Allah Resûlü (s.a.v.), yıllarca kendisine her türlü işkence yapan Ebu Cehil'i ve onun gibi nicelerini defalarca karşısına alıp muhatap olarak kabul etmiştir. O halde bugün dinlerarası diyalog vesilesiyle görüşülüp konuşulan bu insanlar -kaldı ki çokları Allah'a olan inançlarını izhar ediyorlar- yüzünden, böyle İslâmî nasslarla te'lif edilemeyecek tenkitler yapmanın manası nedir? Bu aslında İslam'ı tam anlamıyla özümseyememenin bir ifadesidir. Hatta diyalog görüşmelerinde bulunan bir kimse, "Bu tavır, bu tarz, bu üslûp benim kendi tavrımdır." dese ukalâlık etmiş, İslam'ın getirdiği evrensel kaideleri kendisine mal etmiş olur. Onun için bir Müslüman, bugün bir ateistle de karşılaşsa, aynı şekilde davranmalıdır. Bu katiyen takiyye de değildir. Aksine İslâmî tavır ve düşüncenin ortaya konuşudur.” (a.g.e)
Böylesine bariz yalanları savuran ve son derece iki yüzlü davranan bir zatın böylesine kutsal! bir misyonu nasıl omuzlayacağı merak konusudur. Acaba takiyyemi yapmaktadır. Takiyyeyi dini bir argüman olarak hareketine dayanak mı etmektedir. Bizzat takiyye konusunda ve kendi ifadelerinin samimiyetine dair ifadelerine göz atıyoruz…
“Takiyyeye cevaz vermek teröre yumuşak bakmak gibidir….Takiyye şimdiki manasıyla aldatma, olduğundan başka görünme, birilerini aldatma demektir. Mesela bir hususta farklı düşünüyorsunuz ama başka bir düşünce ortaya koyuyorsunuz. Takiyye buna deniyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları aldatmaktan men etmiş. “Men ğaşşena feleyse minna” orijinal metniyle buyuruyor. “Aldatan bizden değildir.” Dolayısıyla İslami düşüncede takiyyenin yeri yoktur. Fakat Şii gelenekte, telakkide İmam Caferi Sadık'ın söylediği rivayet edilen “Sizden olmayanları aldatmazsanız Şii olamazsınız, Müslüman olamazsınız.” gibi bir söz var. Bu söz güvenilir olmayan kaynaklarda geçmektedir. İmam Cafer, onlar için çok önemli bir imamdır. Ehl-i beyttendir. Ebu Hanife'den yaşlı, Ebu Hanife'nin muasırıdır. Hatta Ebu Hanife'nin annesiyle evlendiği, dolayısıyla Ebu Hanife'nin ona muvakkaten evlatlık yaptığı, kendisinden çok şey istifade ettiği söylenir. Böyle bir imamın bu sözü söylemesi zayıf bir ihtimaldir. Son zamanlarda Şii geleneğinden olan bu meseleyi tüm Müslümanlar için kullanmaya başladılar. Bir insan hakiki Müslümansa başkalarını aldatmaz. Olduğu gibi görünür. Belki her şeyi söylemeyebilir. Ama her söylediği doğrudur.” Fethullah Gülen Nuriye Akman Mülakat 2005
O halde son derece müraiyane ve safdilleri aldatmak veyahut muarız ve düşmanlarını bu tarz beyanlarla ekarte etmek sevdasında olan bu diyalog sancaktarı zat fetvayı nereden almıştır? Risale Nur’dan almadığı kesin.
Dinsizlere, iman ve Risale-i Nur’a hücum eden hodfuruşlara karşı tevazu tezellüldür. İzzet-i diniyeyi ve şeref-i ilmiyeyi muhafaza için kahramancasına sebat ve bir kuvve-i maneviyye-i göstermek gerek.
“Evet bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve imana ve Risale-i Nur'a hücumları zamanında onlara karşı tedafü' vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek, büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezile olur.” Emirdağ Lahikası-2 (153)
وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünki rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rıza da zulümdür.” Mektubat (361)
BÖLÜM-3
HAKİKİ İSEVİLERLE İTTİFAK
Risale-i Nur külliyattında mükerreren hakiki İsevilerle ittifak nazara verilmiştir. Bu ittifak dahildeki İTTİHAD-I İSLAM’dan farklıdır. Zındıkaya karşıdır. Hakiki ruhanileri kapsar. Tebliğdir. Risale-i Nur’dan bazı kısımlar muhtasaran şöyledir:
“Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.” Mektubat (6)
“Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.
…
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” Mektubat (56-57)
“Onüçüncü Mes'ele: Kat'î ve sahih rivayette var ki: "İsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ı öldürür."
Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var:
Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal'ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır.
İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm'ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî'nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.” Şualar ( 587 )[5] (Ayrıntılı tahlil Abdulkadir Badıllı Güneş Üflemekle Sönmez)
Evet, Bediüzzaman Hazretleri, – yukarıda iki-üç numunesini verdiğimiz parçalarda görüldüğü üzere – bütün risale ve yazılarında her zaman, Hristiyanların ahirzamanda İslamiyete gireceklerini ve Hristiyanlık tasaffi ederek İslamiyete inkılab edeceğini yazmış, ilmî kaide ve düsturlarla izah ve isbat etmiştir. Ama hiçbir zaman, hiçbir kitabında – bazı çevrelerin çirkin iftiraları zıddına – Hristiyanlığı kökten hak bulup medih veya medhi ima edici ve ona karşı Müslümanların rağbetlerini uyandırıcı bir sözü, bir işareti asla varid olmuş değildir. Tam aksine, hal-i hazır Hristiyan dininin akide ve inancının, tatbikat ve yaşayışının temel noktalarından İslamiyetle taban tabana zıtlık içinde olduğunu mukayeselerle yazmış, izah etmiştir. (Abdulkadir Badıllı Güneş Üflemekle Sönmez)
Belki bin yıldan beri muvahhid ve sayıca az, lakin Avrupa fikir hayatı içinde yer alan mevcud fikirleriyle ehemmiyetli hakperest (tek Allah’a inanan) bazı İseviler bulunur. Risale-i Nur bu ikinci kısma makam ve mevkide geri ve zayıf olmalarına ragmen Avrupa fikir hayatı içinde sayıca az olmakla beraber bulunan bu ruhanilere atıfta bulunur. İttifak bu kısımladır.
“işte, bugünde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlık'la ittihadı; yâni İncil, Kur'an ile ittihad ederek ve Kur'ana tâbi olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlûb edileceği iş'ar buyuruluyor ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın da vüruduna intizar etmek zamanının geldiğini mâna-yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmûata göre; bugünkü Amerika, aktâr-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört hey'etten birisini, bu günkü beşeriyetin saadetini te'min edecek sâlim bir din taharrisine me'mur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisaniyle her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarip, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına îmanımız pek kuvvetlidir.” Tarihçe-i Hayat (485)
“beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak eder.” Hutbe-i Şamiye (32)
Üstad gayet açık bir tarzda İsevilerin hakiki dindarlarına atıfta bulunmuştur. Bazılarının telakki ettikleri şahıslar değil! O kısımla yapılacak temaslara ve girişimlere külliyat lisanından cevablar oldukça serttir. Bir ehemmiyetli kısmını burada derc ediyoruz.
“Ey kardeş bil ki! Kâfirler, hususan Avrupalılar ve bilhassa İngilteredeki şeytanlar ve Frenk iblisleri, müslümanlara ve ehl-i Kur’ana ebedî can düşmanı ve daimî muannid hasımlardır.
Çünkü Kur’an-ı Hakîm; Kur’an’ı ve İslâmı inkâr eden kâfirleri ve onların abâ ve ecdadlarını idam-ı ebedî ile mahkum ediyor. Evet o Kur’anın kat’î nusûsuyla o kâfirler ebedî bir surette idama mahkum ve Cehennem’de sermedî mahbusturlar.
İşte ey ehl-i Kur’an! Size ebedî düşman olan ve hiçbir surette size muhabbet ve meyletmelerine imkânı olmayan kimselere nasıl meyl ve muhabbet ediyorsunuz? Madem öyledir,
Hasbunallahu ve nimel vekil deyiniz…
Bil ey zâhirde ve isimde müslüman! Senin sefahette ve ahkâm-ı İslâmiyeyi muarazatta kâfirlerin taklidini yapmaktaki meselin şöyle bir adama benzer ki; o adam, bir aşirete mensubdur. Başka düşman bir aşirete mensub bir adama rastgelir. O düşman adam, kendi aşiretine istinad ederek mefahiriyle gururlanıp, bunun aşiretini kötülemeye ve aşiretinin başını tezyif ve âdetlerini tahkir etmeye başlar. Bu miskin adam ise, zanneder ki, o da kendi aşiretini zemmeder ve âdetlerini tahkir ederse, onun aşireti yanında onun gibi makbul olur. Halbuki bu ahmak adam bilmez ki; o, şu red ve irtidad ile, ya hayvan bir mecnun veya alçak bir rezildir ki, bu haliyle kendi belini kırıp, her iki taraftan kovulan ve tek kalan bir yetim oluyor. Görmüyor musun ki; Avrupalı bir şahıs, Muhammed’i (A.S.M.) inkâr eder..
Lâkin mümevveh olan Hristiyanlıkla ve kendi millî âdetleriyle memzuc olan mahsus medeniyetleriyle teselli bulduğu için; onun ruhunda dünyevî bazı ahlâk-ı hasene ve bu hayat-ı dünyeviyeye bakan ve yarayan bazı yüksek himmetleri baki kalması mümkündür. İşte o Avrupalı şahıs, bu teselli sebebiyle kendi ruhunun karanlıklarını ve kalbinin yetimliklerini bir derece görmeyebilir. Amma sen ise ey mürted! Muhammed’i (A.S.M.) ve onun âsâr-ı dinini inkâr ettiğin dakikada, daha senin için hiçbir peygamberi kabul etmeye imkân kalmıyor. Hattâ belki Rabbini de… Belki kemalât-ı hakikiyeden hiçbir şeyi kabul etmeye kabil olacak bir haslet ve kabiliyet sende kalamaz.
İşte ey mürted! Şimdi gel, sen kendi ruhundaki tahribatın dehşetine bak ve vicdanındaki zulümatın şiddetini gör ve kalbindeki yütm ve ye’sin vahşetini anla! Bununla beraber, pek yakın bir gelecekte, senin bâtınındaki çirkinliğin zâhirine tereşşuh edip sızacak ve o zaman sizin mürtedane olan zâhirî hüsün ve güzellikleriniz en kabih kâfirinkinden daha kabih ve daha çirkin bir surette açığa vuracaktır.” Badıllı Ms (627)
“Gelecekte uzaklar daha da yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Dinlerarası diyalogdan kaçınmak, dindarlara büyük bir vebal yükler. Siyasilerin, insanlığın geleceğini kana ve savaşa boğmak maksadıyla, diyaloga değil savaşa ve çatışmaya yönelik, medeniyetler çatışması gibi teoriler ürettiği bir ortamda, dindarlar, bugün çok zayıf bir ışık da olsa, gelecekte aydınlığın ve barışın hakim olmasına yönelik bu tür çalışmalara destek vermelidirler. Eğer diyalogun alt yapısını hazırlamaz ve gereken önlemi almazlarsa, o zaman Hungtington'un insanlığın geleceği adına ürkütücü teorisi, meşruluk kazanmış olur.” (a.g.e)
Bediüzzaman Hazretleri çok açık bir biçimde ne ehl-i iman ne de kafirler tarafından hoş karşılanmayacak bu tarz girişimleri şiddetle red etmekle beraber, hakiki İseviler ile olan ittifakın önemle lüzumuna işaret eder. Burada dikkat edilmesi gereken kitabi delillerle istişare etmeden ve dahilde ittifak ve ittihadı sağlamadan boş ve bed bir arzu-yu ihtiras ile istişaresiz, mesnedsiz kişisel hesablarla hareket edip bu safiyane girişimlere zarar vermemektir. Bu hadiseye sebeb olanlar, yahud kalben destekleyenler yukarıdaki hitaba mazhar olurlar. Hakiki ruhanileri nasıl tanıyacağız hususuna gelince, delil ve akıbete bakacağız. Yoksa, manasız isim ve resim değildir. Hem Üstadımız bu ittifak hususunda neler yapmış bir göz atacağız. Daha sonrada malum cereyanın bunu küresel bazda nasıl imha etmeye çalıştığını görecegiz. Hepsi izah ve isbat edilecektir.
“Öyle ise herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin.” Münazarat (32)
Buna göre; ferden olsun, cemaat ve devlet olarak olsun, Müslümanların ehl-i kitabla ittifak edebilmeleri dince caizdir. Uluslararası ilişkilerde, ticaret, sanat ve harp gibi meselelerde taraflar dinî anane ve adetlerini muhafaza içinde ittifak edebilirler. Tarihte İslam aleminde bu gibi ittifaklar olmuş ve olagelmiş ve bir beis de görülmemiştir. Hatta Peygamberimiz (asm) bu ittifakı ve muahedeyi bazı müşrik kabilelerle de yapmış olduğuna sağlam rivayetler vardır. Yahudilerle yapmış olduğu muahede ise meşhurdur. Osmanlı devletinin, Birinci Cihan Harbinde Almanlarla yapmış olduğu savaş ittifakı, bunun bir örneğidir.
Saniyen: Hristiyan denince, ilk nazarda Avrupa devletleri (Frengistan) ve Amerika hatıra gelir. Ve bu devletleri idare eden baştaki idareci kadronun siyasileri zihne gelir. Ama hakikat canibinden dikkatlice bakılırsa, Hıristiyanlık alemi olan Frengistan’ın iki şıkka ayrıldığı görülecektir.
Birinci Şıkkı: İsmi Hristiyan ve o kılıkta görülen zalim ve gaddar ve aslında hiçbir din ve mukaddesat tanımayan ve heves ve ihtirasları yolunda insanlık alemini ateşe verebilen ve akide ve anlayışlarında tamamen tabiatçı felsefenin tesiri altında hareket eden Avrupa’nın bir kısım siyasileridir ki, gaddar ve vahşi güruhtur3 .
İkinci Şıkkı: Hristiyanların dindarları olan ruhaniler teşkil ederler. (Hıristiyan dinine mensup dindarların selim veya sakim, hatalı veya hatasız olayı mevzumuza dahil değil.) Samimi olanları ve Hz. İsa’ya –kendilerine göre– ciddi bağlı kimseleri mutlaka vardır ki, bunlara ‘Ruhani’ denilir. İşte bunlarla yapılacak bir ittifak ve işbirliği ise, elbette öncelikli olarak caiz ve geçerli olacaktır.” (Abdulkadir Badıllı Güneş Üflemekle Sönmez)
Birinci Nokta:
“Bediüzzaman'a göre insanlığın büyük kısmının İslâm'ı kabul edeceği görüşü hâkimdir. Meşhur "Ehl-i Kitab'a Davetiye"sinde ve Risale-i Nur'un çeşitli yerlerinde bu meseleyi işlemektedir.” (a.g.e)
Cereyanın bir mugalata eseri olarak İşarat’ül İcazdan eski harb-i umumi sırasında yazılan bir eserden yola çıkarak, sanki Nurculukta hususi ve umumi bir davet doktirini varmış gibi göstermeye çalıştıkları mevzunun aslı bir Kur’an tebligatıdır ve şartları umdeleri bellidir. Her asra bakar ve bu tebligat her daim devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:
“Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem' etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.” İşarat-ül İ'caz (50)
“1- Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.
2- Ekmel-ür Rusüldür.
3- Hâtem-ül Enbiyadır.
4- Risaleti, âmmedir.
5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem' ile onların nâsihidir.”
İşarat-ül İ'caz (51)
Manen diyor “Dininiz ortadan kalkmıyor tekmil ediliyor tevhid emrediliyor.” Kabul ve iman ediniz. Nesh edilen, Kur’an nazar-ı ammesiyle muharrif, İncil-Tevrat ayetleridir. Yoksa küreselleşme pazarında Kur’an ayetleri değil. Heyhat!
Âl-i İmran Suresi, 64. De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.” Bu âyet inince, önce Hristiyan iken sonra müslüman olan Adiy b. Hâtem, “Ya Rasûlallah, biz din büyüklerimize tapmazdık” dedi. Hz. Peygamber, “Onlar size bir şeyi helâl veya haram kılar, siz de onların dediklerine uymaz mıydınız? İşte bu, onlara tapmak demektir” buyurdu.
Ayet-i kerimesi fermanıyla Üstad Hazretleri hakiki kitab ehline (şirk koşmayan) tebliğde bulunmuştur. Şu muhakkak bilinmelidir ki sırr-ı ihlasa ve sünnete dayanan ve şahısperestlikten ziyade şahs-ı maneviyi temsil eden Üstadımızın pak ve kitabi girişimi başkadır, malum cereyanın diyalog adını verdikleri girişim başkadır. Bu meş’um cereyanın hatasıyla Üstadımız mes’ul olmadığı gibi, bundan sonra da hem dahilde hem haricte kitab ehline Nurcular olarak tebligatımız devam edecektir. Üstadımızdan gördüğümüz şekil şudur:
Birincisi: Şubat 1951’de Üstadın izin ve müsaadesiyle talebesi İnebolulu Salahaddin Çelebi, İslam hattıyla yazılmış Risale-i Nur’lardan derlenmiş Zülfikar kitabını, Hıristiyanlığın bir nevi dinî reisi olan Papa’ya, müellifi Hz. Bediüzzaman namına göndermiş. Zülfikar kitabını teslim alan Papalık Başkatibi de Hz. Üstad’a mektupla şu mukabelede bulunmuştur.
“Papalık Makam-ı Âlisi
Kalem-i Mahsusu Başkitabet
No: 232247
Vatikan Dairesi
22 Şubat 1951
“Efendim!
“Zülfikar nam el yazısı olan güzel eseriniz, İstanbul’daki makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arzeylerim. Bu vesileyle saygılarımı sunarım efendim.
İmza
Vatikan Beyin Başkatibi”
Emirdağ Lâhikası (62), Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, s. 2042.
Papa’ya gönderilen Zülfikar kitabı neydi, neden bahsediyordu?
Cevab: Zülfikar kitabı üç ana bölümden ibaret çok harika bir kitaptır. Bu bölümler:
1. Kur’an’ın Allah (cc) kelamı olup mu’cizatlı olduğu.
2. Risalet-i Muhammediyenin hakkaniyetinin harika hüccet ve delillerle ispatı.
3. İnsan öldükten sonra, tekrar dirilip haşrolunacağının isbatlarından ibaret bir kitap.
Nur risaleleri içinden hususiyle bu kitabı seçip göndermesinin herhalde ve elbette bir mana ve bir hikmeti vardı. Kur’an, Risalet-i Ahmediye ve haşir gibi, imanın üç büyük rükünlerini Hristiyan aleminin reisine tebliğ etmesi herhalde bir vazife idi.
İkinci Teşebbüsü: 1953 yaz aylarında, yanına üniversiteli talebelerinden birisini alarak, İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşmüştür. Bu görüşmede Hazret-i Üstad Patrik’e sormuş: “Hıristiyanlığın din-i hakikisi olan tevhid ve nübüvveti kabul ettiğiniz gibi; Hz. Muhammed’i (asm) de peygamber ve Kur’an-ı Kerim’i de kitabullah olarak kabul ederseniz ehl-i necat olacaksınız.”
Patrik Athenagoras cevabında: “Ben kabul ediyorum.” deyince, Bediüzzaman: “O halde siz bunu dünyanın diğer ruhani reislerine de söylüyor musunuz?”
Patrik: “Söylüyorum amma, onlar kabul etmiyorlar” demiş. (M. Fırıncı.)
Bediüzzamanın Papa’ya gönderdiği Zülfikar kitabıyla, Hristiyanların başı ve reisine yazılı bir tebligatta bulunduğu gibi, şu Fener Patriği’ne de şifahi bir tebligatta bulunmuştur. Şu iki mühim teşebbüs, yani İslam dini adına İslamın temel akidesini tebliğinde olsun, yazımızın üst taraflarında eserlerinden yaptığımız alıntılardaki manalar olsun dinimize, İslam akidesine ters düşen yanlış bir şey var mıdır?.. Şeriat, usul-üd-din ve akaid ilimlerine dayanarak “Vardır!” diyen varsa, hemen fikir meydanına çıksın görüşelim. Kuytu köşelerde, karanlık mihrakların emirber neferliğinde fısıltı ile şeriatsız bir şekilde konuşmasınlar.
Mayıs 1953: İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalması, Bediüzzaman’ın Patrik Athenagoras’la görüşmesi. (Kronolojiden)
“Üstad Hazretleri İstanbul'a geldiğinde Patrik Athenagoras'a giderek, odasına girdiği zaman Patrik ayağa kalkarak hürmetle yer göstermiş. Üstad Hazretleri, ona demiş: "Allah'ın bir olduğuna inanıyor musun? Resul-i Ekremin (A.S.M.) son Peygamber olduğunu tasdik ediyor musun?" O, cevaben "Evet." demiş. " Öyle ise bunları etbaına tâmim ve tebliğ et!" deyince, Patrik, ezile büzüle: "O zaman beni bu makamda tutmazlar, yapamam." deyince Üstad Hazretleri derhal kalkıp, dışarı çıkmış. (Nakleden Zübeyir Gündüzalp.)
Burda Üstadın Doğu Kilisesi liderine ziyareti hakkında unutulmaması gereken hususlar vardır. Mezkûr kiliseyi Fatih Sultan Mehmet Kurmuştur. Dahildedir. Müslüman bir ülkenin sınırları içerisindedir. Zımni statüsündedirler. Bir din adamı olarak bizzat ziyarete gidilmesinde bir beis olmadığı gibi hakikatdir. Zira üstad ilmi bir derece olan mahrec payasine sahip bir din adamıdır. Kendi ülkesinin bir vatandaşını bizzat ziyaret etmiştir.
Yukarıda da izah ettiğimiz gibi Vatikana ise bir kitab göndererek tebliğde bulunmuş ve son derece kısa bir mektub yazmıştır.
Roma'daki Papa'ya da aynı yıllarda Risale-i Nur göndererek, mektubunda kısaca: "Biz Allah'a inananlar küfre karşı beraberiz." demiştir. (Zübeyr Gündüzalp Hatıralar)
Mütecaviz dinsizliğe ve Anarşizme karşı İslâm-Hristiyan ittifakı, asrımızın ehemmiyetli meselelerinden biri olmuştur. Bununla alâkadar olarak manidar bir hadiste şöyle buyruluyor:
“İstikbalde Rum ile emniyeti te’min eden bir sulh akdedeceksiniz ve birlikte ikinize de muhalif olan bir düşmana karşı savaşacaksınız.”4
Bu hadis-i şerif, beynelmilel dinsizlik ve anarşiye karşı, İslâm-Hristiyan ittifakını haber verirken, metindeki “Sulhen âminen” ifadesi, umumi huzur ve asayişi ciddi ihlal eden anarşizmden zımnen haber verir. Çünki manay-ı muhalifi ile anlaşılıyor ki; anarşizmin şiddetinden umumi emniyetin iadesine şiddetli ihtiyaç doğacak... yani, “emniyet sulhu”, emniyeti temin edebilmek için gereken kuvvete sahib olmak, ancak İslâm-Hristiyan ittifakıyla mümkün olacak, diye işaret eder.”
(Ayrıntılı bilgi için Bakınız: İslam-İsevi ittifakı Derlemesi)
İlgili beyanlardan açıkça anlaşılacağı üzere Risale Nur müellifinin hareket tarzı ne dahilde İTTİHAD-I İSLAMI zedeleyici, ne de haricte 1000 yıldır muvahhidane olarak batı kaselislerinin taassubuyla mücadele eden HAKİKİ İSEVİ’lerle ittifakı tahrib edicidir. Delil, akıbet ve neticeleri İslamiyetin ve sulh-u umumiyenin faidesine dönük olmuştur. Üstadımızın sağlığında yurtdışına taşan TEBLİGAT ile ilgili örneklerden bir kısım meyvelerini ve Üstadımızın bu ittifaka su-i kast girişimlerine dünük ihbarını kitabdan derc edeceğiz, şöyle ki:
“Şimalin İsveç, Norveç, Finlandiya Kur'anı mekteblerinde en büyük halaskâr bir kitab olarak kabul ettikleri gibi, şimdi erkân-ı İslâmiyenin birincisi olan Ramazan sıyamını tutmak niyetiyle Câmi-ül Ezher'e "Şimalin pek uzun günlerinde bir çare-i tahfifi ve te'hiri yok mu?" diye sormuşlar. Demek Avrupa'nın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyaset manası verilmemek için kendini izhar etmeyen eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda dünyanın fena ve fâniliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakikî teselli, yalnız ve ancak hakaik-i Kur'aniyede bulmasıyla, o küçüklerle manen beraber tahmin edilebilir.” Emirdağ Lahikası-1 (241)
“elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'anın kabulüne çalışan meşhur hatibleri ve din-i hakkı arayan Amerika'nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi rûy-i zeminin kıt'aları ve hükûmetleri Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.” Emirdağ Lahikası-1 (248)
“Bu asrın Kur'ana şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya'dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir.” Emirdağ Lahikası-1 (219)
“Finlandiya'da İslâm Cemaati Reisi tarafından Risale-i Nur neşredilmekte ve bu sayede birçok Finli Müslüman olmaktadır. Japonya ve Kore'de de Risale-i Nur'un birçok okuyucuları bulunmaktadır. Kore harbi münasebetiyle Türkiye'den Kore'ye giden müteaddit Nur talebeleri tarafından bütün külliyat oraya götürülmüş; bu eserlerin bir kısmı Japon üniversitelerine ve bir kısmı da Kore kütüphanelerine hediye edilmiştir. Bu vesile ile Japonya'daki İslâm cemaati de Risale-i Nur'dan istifade etmeye başlamıştır.
Hindistan ve Endonezya'daki Müslümanlar da Risale-i Nur'dan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur talebesi tanıştığı bir Hindli âlime Risale-i Nur külliyatını hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hindçeye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.
Amerika'daki Waşington Camiine bazı risaleler hediye edilmiş ve buradaki Müslümanların da bu eserlerden istifadeleri sağlanmıştır.
Irak'tan gönderilen Risale-i Nur eserleri münasebetiyle, Waşington İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafından eserleri gönderen Nur talebesine bir teşekkür mektubu yazılmıştır.
Mezkûr beyanatımız Risale-i Nur'un hariç memleketlerdeki inkişafının malûmatımız çevresindeki birkaç nümunesidir.” Tarihçe-i Hayat (712)
“Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur'aniyeyi mezc ve te'lif ederek, bu asra kadar hiç bir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatça, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika'ya kadar inkişaf etmiş.” Nur Çeşmesi (141)
"İstikbalin hâkim-i mutlakı Kur'andır" başlıklı yazının 74-75'inci sahifelerinde kısmen münderiçtir.) Delillerin birisi; Avrupa ve Amerika'nın en meşhur filozoflarının, Kur'anın emsalsiz ve ayn-ı hakikat bir kitab olduğunu tasdik etmeleridir. Prens Bismark, Mister Karlayl gibi çoklarını bu davaya yüzer şahid göstermiş.
Sebilürreşad'ın 1 Nisan 1953 tarih, 167'nci sayısında intişar eden; Avrupa ve Amerika filozoflarının, en büyük âlimlerinin mühim bir kısmının, Kur'an hakkındaki sözleri, Said Nursî'nin elli sene evvelki davasına tasdikkârane bir ilânat hükmünde olmuş olduğundan, bu "Risale-i Nur Müellifi Said Nur" adlı esere ilhakı münasib olur.” Nur Çeşmesi (146)
“Risale-i Nur'un ilk te'lifi zamanında sekiz-on Nur talebesi varken, şimdi milyonlar olmuştur. Dünya fikir cereyanları içinde en kuvvetli bir iman cereyanı olarak Anadolu'yu istilâ etmiş. Avrupa, Amerika, Asya kıt'alarına kadar varlığını ve kuvvetini kabul ettirmiş; din düşmanlarını dehşete düşürerek mağlubiyete düçar etmiş.” Nur'un İlk Kapısı (191)
“Risale-i Nur'dur ki; uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te'lif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm'ın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir zamanda, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize-i Kur'aniyenin cilvesini âlem-i İslâm'a işittireceksiniz.” Konferans (164)
“Mesmuata göre; bugünkü Amerika, aktar-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört heyetten birisini, bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek sâlim bir din taharrisine memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisanıyla her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarib, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına imanımız pek kuvvetlidir.” Emirdağ Lahikası-1 (66)
“Avrupa ve Amerika'nın en yüksek fen ve felsefe mekteblerinde yıllarca okuyup ikmal-i tahsil etmiş olan zekâlı ve akıllı fen ve felsefe mütehassıslarına hakikî ve istifadeli ders vererek, madde ve zerrelerin hakikat ve mahiyetlerini anlatıyor.” Konferans (97)
“iki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat'iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna' eden Kur'an ile bir musalaha veya tâbi' olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur'ana kılınç çekemez.” Emirdağ Lahikası-2 (72)
“Avrupa ve Amerika ile meşverette medar-ı nazarları olmuş Medresetüzzehra namında Şark dâr-ül fünununa dair Reisicumhur'a yazdığı mektubunu okuyan Câmi-ül Ezher'in hamiyetli talebeleri,” Konferans (60)
“Said Nursî'de ve eserleri olan Nur Risalelelerinde aynıyla mevcud olduğu, hakikî ve mütebahhir ülema-i İslâmın icma' ve tevatür ve ittifakıyla sabit olmuştur. Ve hem intibaha gelmekte olan bu millet-i İslâmiyece, Avrupa ve Amerikaca malûm ve musaddaktır. İşte arkadaşlar! Biz, böyle bir tefsir-i Kur'an arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk.” Konferans (15)
“İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden ben de bütün kanaatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.” Hutbe-i Şamiye (32)
“elbette ve elbette, hiçbir şüphe yok ki, şimalde, Garbde, Amerika'da emareleri göründüğüne binaen, nev'-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakikî sevdiği ve aradığı hayat-ı bakıyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.” Sikke-i Tasdik-i Gaybi (7)
“vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'aniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyet'le olabilir.” Emirdağ Lahikası-2 (209)
“Ve şimdi Amerika'da ve Avrupa'da, Nur Risalelerini istemeleri ve oralarda intişarı, bu müddeamızın fevkalâde ehemmiyetini gösterir.
Mustafa Sungur
Emirdağ Lahikası-2 (193)
“Rus'un Amerika ve İngiliz'e karşı tecavüzünden ziyade, bin senelik adavetinden dolayı en evvel bize tecavüz etmesi adavetinin muktezası iken, o tecavüzü durduran, şübhesiz hakaik-i Kur'aniye ve imaniyedir.” Emirdağ Lahikası-2 (71)
“hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ana ve ittihad-ı İslâma tarafdar olmağa mecburdurlar.” Emirdağ Lahikası-2 (54)
“Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar.” Emirdağ Lahikası-2 (24)
“İstanbul'daki Amerika sefiri vasıtasıyla Amerika'daki müslüman heyetine Zülfikar'ı ve bir Asâ-yı Musa'yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefirlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale-i Nur siyasetle alâkası olmadığından, siyasî bir kafa çabuk takdir edemiyor. Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı. Amerika, buranın en küçük bir havadisini merakla takib ettiği halde; buranın en büyük bir hâdisesi olan Risale-i Nur'u elbette arayacaktır. Bundan sonra her mes'elemizde emir, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini temsil eden has şakirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re'yim var.” Emirdağ Lahikası-1 (223)
Mükerreren sual ediyoruz kiminle ve ne surette istişare ettiniz? Üstadımızın bir reyi olduğu bir hususta nasıl şahsi karar alabildiniz? Sizi bu karara kimler zorladı ve bayraktarlığını yaptı?
“Amerika'da, siyasete âlet değil; belki dini, din için mutaassıbane iltizam edenler çok vardı. İnşâallah Asâ-yı Musa'yı alan, o dindarlardandır. Keçeli Salahaddin tam bir Abdurrahman'dır, kahramanlıkta babasından geri kalmak istemiyor. Bizi de arasıra âdetimize muhalif olarak dünyaya baktırıyor. Eğer o Amerika'lı ehemmiyetli âlim bütün Risale-i Nur'u istese ve neşrine söz verse, sizin meşveretinizle bir mükemmel takım ona vereceğiz.” Emirdağ Lahikası-1 (158)
“Nazif Çelebi'nin İnebolu hâlis kardeşlerimizin namına bayram tebriki ile ve Zülfikar'ın gayet dikkat ve ehemmiyet ve ihtiyatla devam-ı hizmeti ve Mu'cizat-ı Kur'aniye'yi de bitirip zeyillerinden bir kısmını da tamam etmesi ve Abdurrahman Salahaddin'in Amerika misyonerlerine dört-beş ay okutturduğu Asâ-yı Musa ve Mu'cizat-ı Ahmediye'yi” Emirdağ Lahikası-1 (183)
“Salahaddin'in mektubu, birkaç cihette ehemmiyetlidir. Amerika âlimleri, elbette Asâ-yı Musa Risalesi'ne lâkayd kalmayacaklar. Eğer dini, din için seven kısmının ellerine geçse, fütuhat yapar. Yoksa bazı enaniyetli hocalarımız gibi, kıskançlık damarıyla neşrine ve tervicine çalışmaları meşkuktur. Her ne ise.. inayet-i İlahiye'ye havaledir.” Emirdağ Lahikası-1 (160)
“Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünki manevî fırtınalar var, bazı dessas münafıklar her tarafa sokulur. İstibdad-ı mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırkasına girer; tâ onları bozsun ve esrarlarını bilsin, ifşa etsin.
Hem Salahaddin'in, Asâ-yı Musa'yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz:
"Misyonerler ve Hristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki her halde şimal cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekat ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 (160)
Kimlerin tarafındasınız? Evet, istişaresiz ve şahsi mülahazalar ile hareket eden bu diyalog müdafaacılarının iç yüzü külliyat nazarıyla böyle ilan ve iskat edilmiştir.
BÖLÜM -4
İTTİFAKA DARBELER VE NETİCELERİ
“İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. İhsan-ı İlahî ile tavsifte kanaat etmek farzdır. Cem'iyete dâhil olan, cem'iyetin nizamını ihlâl etmemek gerektir. Bir şeyin şerefi neslinde değildir, zâtındadır. Bir şeyin aslını gösteren semeresidir. Birinin malına başka mal velev kıymetli de olsa karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.” Muhakemat (25)
“S- Neden hüsn-ü zannımıza sû'-i zan edersin?...............................
C- Evet hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve akibete bakınız.
S- Nasıl anlayacağız? Biz cahiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.
C- Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil... İşte müştebih ağaçları gösteren, semereleridir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır.” Münazarat (15)
“Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hâlisa dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır.” Divan-ı Harb-i Örfi (34)
“S - Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
C - Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür…Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz…mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalb de saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
S - Neden hüsn-ü zannımıza su-i zan edersin?
…
C - Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.” Münazarat (14-15)
Bakalım şu semerelere, mihengimiz Risale-i Nur olsun…..
M. Fethullah Gülen / Rabb’in aciz kulu / 9 Subat 1998 PAPAYA YAZDIĞI MEKTUB….
Fethullah Gülenin Papa II John Paul’a yazdığı mektub:
Pek muhterem Papa cenabları,
Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekan kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en icten selamları getirdik. Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz icin zat-ı alilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.
Papa 6. Paul cenabları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik. İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslam’ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkanını bağrına basacaktır.
Beşeriyet, çelisen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkar etmiştir. Bilginin tamamı Allah’a aittir ve din Allah’tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişebilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü arttırmaya yönelik dinlerarası diyaloga yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.
Kendi memleketimizde şimdiye kadar çesitli Hristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naciz gayretlerin bosa çıkmadığını acizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler catışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karşı durabiliriz.
Gecen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetlerarası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrarlamak istiyoruz. Halihazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağları güçlendirmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog konusunda Vatikan’ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenleme sürecinde bulunuyoruz.
Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hristiyanlığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle Ortadoğu’daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel’in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkur kutsal mekanları göstermeye davetıni tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve şevkle selamlamayı hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs’ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.
Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC’de olmak üzere muhtelif dünya baskentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz. İkinci serinin zamanı için Hz. Isa’nin doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.
Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. Inançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim’in doğumyeri olarak bilinen Urfa şehrindeki Harran’da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu, ya Harran Üniversitesi’ndeki programların genişletilmesi suretiyle ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şümullu bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.
Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bunlar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb’e şükürler olsun.
M. Fethullah Gülen / Rabb’in aciz kulu / 9 Subat 1998
Birincisi: Papa ile müşerref olmak ne demektir?
İkincisi: Papanın bahşetmesi ne demektir?
Üçüncüsü: Dini sahada faaliyet gösteren bir zat olarak bir kez olsun MUHAMMEDEN RASULULLAH demek çok mu zordur?
Dördüncüsü: Üç büyük din hangisidir, bu büyüklükleri hangi ölçüdedir?
Beşincisi: İslamdan başka dinleri büyük yapan özellikler günümüzde hangi sebeblerdir?
Altıncısı: Papanın kıymettar hizmeti nedir ve ona karşı acizlikle o hizmetin bir parçası olmak ne demektir?
Yedincisi: İslam yanlış anlaşılan din midir?
Sekizincisi: İslamın yanlış anlaşıldığına neler delildir?
Dokuzuncusu: İslamın yanlış anlaşılmasına sebeb olan kimlerdir ki bu kadar etkili olmuşlardır?
Onuncusu: İslamın en çok yanlış anlaşılmasında suçlanacak müslümanlar hangi müslümanlardır?
Onbirincisi: Madem İslamın yanlış anlaşılmasında bu kişiler suçludur o halde onlar nasıl müslümandırlar?
Onikincisi: Hangi müslüman bilimi inkar etmiştir? Bilimi, ilmi inkar eden nasıl müslüman kalabilir?
Onüçüncüsü: Papanın müsamahasına müslüman birinin sığınması nasıl açıklanabilir?
Ondördüncüsü: Antakya, Tarsus, Efes’i kutsal yapan özellik ve sebebler hangileridir nasıl kutsaldırlar? Kutsal neye göre kutsaldır? Kutsal ne demektir?
Onbeşincisi: Hangi Anadolu halkı Papayı bekliyordur, hangi misafirperver Anadoluludur bunlar?
Onaltıncısı: Üç büyük dinin babasının doğum yeri olan Urfa ne demektir?
Onyedincisi: Dünyadaki bu iki tip insanlar hangi insan tipleridir, bu yuvarlak ifadeyi nasıl anlamamız lazım?
Onsekizincisi: Rabbin aciz kulu bu sorduğumuz 17 maddelik soruya ne cevab vermektedir ?
“Seni kim tevkil etmiştir? Fetvayı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalaletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalaletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü'minînin kabul etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalalete davettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!..” Mesnevi-i Nuriye (89)
İbn-i Abbas anlatıyor: Rasulullah (asm) Muaz bin Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman ona şöyle buyurdu:
"Sen Ehl-i Kitap olan bir kavme gidiyorsun. Vardığın zaman onları Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehadete (kelime-i şehadete) davet et. Kabul ederlerse Aziz ve Celil olan Allah'ın onlara günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse Aziz ve Celil olan Allah'ın kendilerine, zenginlerden alınıp fakirlere verilen zekatı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse mazlumun bedduasından sakın."
(Sünen-i Nesai, Zekat bahsi, Hadis No: 2428).
Papaya yazılan mektubda muazzez Peygamberimiz efendimize (asm) ait yahut Risale-i Nur hizmetine ait hiçbir beyana rastlanmamaktadır.
“İhfa ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur.” Hutbe-i Şamiye (90)
İlgili mektubla ilgili olarak müminlere hadis lisanı ile bazı hakikatleri ihtar etmek gerekiyor. Şöyle ki:
“Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.” (Müslim, Fedail, 79)
Diğer bir rivayette de Peygamberimiz (asm) şöyle buyuruyorlar:
“Bid’at ve kötülüklere yol açıp doğru yoldan sapıtan önderlerden ümmetim için endişeleniyorum.”5
Bir din adamının bid’alar içinde bulunması şöyle dursun, başkasının kendisi hakkında sû’-i zanda bulunmasına sebebiyet verecek hallerden şiddetle kaçınması icab eder.
Bilhassa bir cemaat namına umuma görünüp, o cemaatı ittiham altına bırakacak olan yanlış ve hatalı hareketlerde bulunmanın; cemaatın şahs-ı manevîsine zarar vereceğini hatırlatan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.» Hutbe-i Şamiye (55)
“Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı, imanın en zayıf mertebesidir.»6
Benden önce Allah’ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarileri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler, emirlerini de yerine getirirlerdi. Sonra bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhur etmişti ki; yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla, eliyle mücahede ederse mü’mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse, o da mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücahede ederse, o da mü’mindir. Bunun gerisinde, artık zerre miktar iman yoktur.»
Açıklama: İşlenen bir kötülük (münker) karşısında, mü’min, şartlara göre mutlaka bir tavır alacaktır. Eliyle müdahale ettiği taktirde halledebileceği, müessir olabileceği bir durumsa eliyle; sözle faydalı olabilecekse diliyle müdahale edecektir. Her ikisi de fayda vermeyecek bir durumda ise, kalben buğz ederek tarafdar olmadığını belirtecektir. Bunu da yapmazsa, o münkeri hoş görüyor demektir. Bu, elbette imanla bağdaşmaz. [Müslim, İman 80, (50)]
Yine İbnu Mes’ud (Radıyallahu Anh) anlatıyor. Hz. Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) buyurdu ki: “İsrailoğulları bir kısım günahlar işlemeye başlayınca, âlimleri onları bu işlerden men’ettiler. Ancak onlar dinlemediler, vazgeçmediler. Zamanla âlimler de onlarla oturmaya, dayanışmaya ve beraber içmeye başladılar. Allah da bunun üzerine, berikinin dalaletini öbürüne katarak, biriyle diğerinin küfrünü artırdı. “Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onları lanetledi…» (Maide 78)
Sonra ayakta bulunan Rasulullah Aleyhissalâtü Vesselâm oturarak sözünü tamamladı: “Hâyır, nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim, onları hak adına kötülüklerden men’etmezseniz (siz de rızaya eremezsiniz.)”7
Kays İbnu Ebî Hâzım anlatıyor: «Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) Cenab-ı Hakk’a hamd ü senadan sonra buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat yanlış anlıyorsunuz: "Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz, sapıtan kimse size zarar veremez." (Maide 105). Biz Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın: "İnsanlar, zâlimi görüp elinden tutmazlarsa (mani’ olmazlarsa), Allah’ın, hepsine ulaşacak umumi bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittik.” Keza ben, Rasulullah Aleyhissalâtü Vesselâmın: "İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumi bir belâ göndermesi yakındır" dediğini işittim.”» 8
Urs İbn-u Amîre el-Kindî (ra) anlatıyor:
«Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdular ki: “Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şâhid olan bunu takbih ederse (kötü olduğunu teyid ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şâhid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şâhid olmuş gibi manen zarar görür.”» 9
Bu beyan olunan hakikatlar gibi pek çok şer’î ölçüler müvacehesinde: Fâsıkların fısk u sefahetlerine müsamaha namı altında yapılan onlarla ihtilat ve lehte telkinlerin neticesi, oldukça düşündürücüdür. (Rüştü Tafral)
Bilindiği gibi Fethullah Gülen 1998 senesinde sabık Papa Jean Paul ile Vatikan’da bir görüşme yapmış ve bu görüşme içte ve dışta çeşitli kesimler tarafından eleştirilmişti. Hem dahilde hem haricte yıkıcı etkileri olmuştu. Bazı misalleri kabaca, avam lisanıyla tesbit edelim…
Ziyaretten evvel 3 Nis 2005 ... tarihinde ölen papanın bazı açıklamaları….
Papa II. Jean Paul “Müslümanların dinine bağlılıklarına saygı duymak gerekir. Müslümanların yer ve zaman kaygısı taşımadan namaz kılmaları bende hayranlık uyandırmıştır” demiştir. (21 Ekim 1994, Yeni Asya) Yine Papa II. Jean Paul döneminde, asırlardır Hz. İsa (as) dışında diğer peygamberlere soğuk duran Vatikan, başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) olmak üzere diğer semavî dinlerin peygamberlerini de peygamber olarak gördüklerini açıkladı. Vatikan’ın resmî yayın organı La Civilta Cottolica dergisinde yayınlanan bir yazıda, Hz. Muhammed’e (asm) vahiy indiği ve onun da peygamber olduğu bildirildi.
Ziyaretten sonra geçmiş papanın başka açıklamaları
Katoliklerin eski ruhani lideri Papa II. Jean Paul, Kasım 2000’de Vatikan’ı ziyaret eden Ermenistan Katoliklerinin lideri 2. Karekin’le yayınladığı ortak açıklamada “Sözde Ermeni soykırımını” tanıdığını ilan etmişti. İki din adamının, St. Peter Katedralinde düzenlenen ayinden sonra yaptıkları ortak açıklamada şu ifadeler kullanılmıştı: “Ermeni soykırımı, şu korkunç olayların başlangıcı olmuştur: İki Dünya Savaşı, sayısız bölgesel çatışmalar ve milyonlarca inananın hayatına mal olan, planlı imha kampanyaları.” O tarihte 80 yaşında olan Papa ile 2. Karekin’in ortak açıklamalarında maddi yanlış da yaptıkları görülmüştü. Birinci Dünya Savaşı 1914’ün ağustos ayında başlamış olmasına rağmen iki din adamı, “soykırım” olarak tanımladıkları 1915 olaylarının, Birinci Dünya Savaşı’nın da habercisi olduğunu söyleme yanlışına düşmüştü.
İttifak çatırdıyormuydu?
Yeni Papa ve Bir Takım Sıradışı Haller
Yeni Papa'nın isminin kaynakları...
Roma Katolik Kilisesi'nin yeni lideri Papa 16. Benediktus'un, dün Papalık ismini belirlerken 15. Benediktus'tan esinlendiği ileri sürüldü.
Viyana Başpiskopusu Kardinal Christoph Schönborn, bugün Vatikan Radyosu'na yaptığı değerlendirmede “Papa 15. Benediktus zorlu bir savaş döneminde görev yapmıştı. Ratzinger'in ondan esinlenmiş olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca seçtiği isimde Norcialı Aziz Benediktus'a da atıf söz konusu. Aziz Benediktus, Avrupa'nın koruyucusu ilan edilmiş önemli bir keşişti. Her şeyden önce Mesih üzerinde yoğunlaşmak da onun kuralları arasındaydı'' dedi.
Papa 15. Benediktus, 3 Eylül 1914'ten 22 Ocak 1922'ye dek görev yapmıştı. İtalyan olan 15. Benediktus, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri arasındaki barış ve uzlaşmayı özendirmesinin yanı sıra, misyonerlik çalışmalarına önem veren biri olarak hatırlanıyor.
15. Benediktus, 30 Kasım 1919 tarihli ''Maximum illud'' adlı talimatnamesinde, Katolik misyonerleri “görev yaptıkları ülkelerde yerli halk arasından din adamı bulmaya ve yetiştirmeye özen göstermeye çağırmış'' biri olarak da tanınıyor.
Aziz Benediktus ise İtalya'daki Perugia yakınlarındaki Norcia'da tahminen 480 yılında dünyaya geldi. Keşişliği yeğleyen bu Benediktus, İtalya'da manastırların yaygınlaşmasını sağlayan çalışmalarıyla tanınıyor. 547'de ölen Aziz Benediktus, 24 Ekim 1964'te dönemin Papası 6. Paul tarafından ''Avrupa'nın koruyucusu'' ilan edilmişti.
Azizlik kültünün güçlülüğüyle bilinen Katoliklik inancında, belirli kent, bölge veya mesleklerin, belirli azizler tarafından korunduğuna inanılıyor. Hangi azinin hangi meslek grubunun veya bölgenin koruyucusu olacağına ise genelde papalar karar veriyor.
Yeni papa adeti muhalif bir şekilde çok kısa bir sürede seçilmiştir. Biz Risale Nur Talebeleri akla kapı açıp vazife-i İlahiyeye karışmamakla mükellefiz. Başta da söylediğimiz gibi ilgili mevzu Nur dairesini ve İTTİHAD-I İSLAM fikriyatını ilgilendirmese idi bizde böyle gereksiz meselelere nazar etmeyecektik. Fakat efkar-ı umumiyede dolaşan bu fikirler karşımıza mesnedlice getirildiği için bilmecburiye muhtasar ve avam lisanıyla cevab vermek gerektir.
3 Nis 2005 ... 1 milyar insan yasta Papa Öldü Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 2’nci Jean Paul 84 yaşında hayata veda etti.
20 Nisan 2005 … Sixtus Şapeli’nin bacasından papanın seçildiğini gösteren beyaz duman yükseldi. Ardından da Aziz Petrus Bazilikası’nın çanları çaldı. Yeni Papa Ratzinger XVI. Benediktus ismini kullanacak.
Almanya’da Passau’ya bağlı Marktl am Inn’de 16 Nisan 1927’de dünyaya gelen Ratzinger’in rahiplikte karar kılması 1951 yılına rastlıyor. Sabık papayı tanımıyormuydu? Kutsal misyondan haberi yokmuydu? Soruyoruz…
Ratzinger ise 1981’de Vatikan’a yerleşerek Katolik Kilisesi’nin merkezi yönetiminde kilit pozisyonlardan birine yerleşti.
Katolik Kilisesi’nin eski Engizisyon Kurumu’nun devamı niteliğindeki Dinsel Öğretiler Kurulu, Ratzinger’in 24 yıllık başkanlığı süresince muhtelif Katolik ilahiyatçılarının ve din adamlarının “görüşlerinden dolayı sorgulandığı, kızağa çekilmekten görevden almaya” kadar uzanan cezalar yağdırmaktan da çekinmeyen bir kurum haline dönüşmüştü.
Ratzinger, Polonyalı Papa döneminde Katolikler açısından bağlayıcı nitelik taşıyan pek çok belgenin altına da imza atmıştı.
Kardinallik payesini, 27 Haziran 1977’de dönemin Papası VI. Paul’den alan Ratzinger, müteveffa Polonyalı Papa II. Jean Paul ile gayet iyi anlaşmıştı.
Polonyalı Papa döneminde, 25 Kasım 1981’de Vatikan’daki en önemli kurumlardan biri olan Dinsel Öğretiler Kurulu Başkanlığı’na getirilen Ratzinger, Papa vefat edene kadar da koltuğunu korumayı başarmıştı.
24 yıl boyunca bu görevde kalan Ratzinger, II. Jean Paul’ün en gözde adamlarından biriydi. Ratzinger, normalde 2002’de 75 yaşını tamamladığı için emekliye sevk edilmesi gerekirken Papa’nın özel talimatıyla görevinin başında bırakılmıştı.
Vatikan’da Dinsel Öğretiler Kurulu Başkanlığı dışında pek çok önemli kurul ve komisyonun da başkanı olan Ratzinger, Papalık Kitab-ı Mukaddes Komisyonu’nun, ayrıca Papalık Uluslararası İlahiyat Komisyonu’nun başkanlığını da yürütüyordu.
Ratzinger’e, 2002 yılında ise piskoposluk unvanı verildi, ayrıca Kardinaller Kurulu Başkanı seçildi.
YENİ PAPA TÜRKİYE’NİN ÜYELİĞİNE KARŞI
Papa XVI. Benediktus, “Türkiye’nin AB’ye katılmasının, kültürel farklılıklardan ve tarihi tezatlıklardan dolayı bir hata olacağını” savunuyor.
Papa, “Türkiye’nin tarih boyunca, Avrupa’ya kıyasla, başka bir kıtayı temsil ettiğini iddia etmişti. Ratzinger, Türkiye’nin, Arap ülkeleriyle, kültürel bir kıta oluşturmasının daha isabetli olacağını, AB yetkililerinin, Ankara’yla ilişkileri, yakın ve dostane ilişkilerle, sınırlı tutmalarını talep etmişti.
BASINDAN
Türkiye'nin ağırlayacağı 3. Papa, Papa 16. Benediktus, Türkiye'yi ziyaret eden üçüncü Papa oldu. Türkiye, daha önce 1967'de Papa Altıncı Paul, 1979'da ise Papa İkinci Jean Paul'u ağırlamıştı.
Gerek Altıncı Paul, gerekse İkinci Jean Paul, Türkiye'yi temel itibariyle Fener Rum Patrikhanesinde Aziz Andreas Yortusuna katılma amacıyla ziyaret etmişlerdi.
Dinler arası diyalog çalışmalarının hızla devam ettiği bu dönemde Batı’nın en büyük dinî kurumunun başı olan Papa, bu diyalog gayretlerinin bir işe yaramayacağını ortaya koymuştur. Bu aşamadan sonra diyalogcuların da akıllarını başlarına alacaklarını ve gerçek diyalogun Müslümanlar arasında kurulması gereğini kavrayacaklarını umuyorum. Batıyı kendinize çekemezsiniz. Onlar diyalogu kendi saflarında kabul ederler. Onlara katılacaksınız, onlar gibi düşüneceksiniz, onlar gibi inanacaksınız. Başka türlü yollar onlar için kapalıdır.
Beyler Müslümanlar arasındaki bağların son derece gevşediği, hatta koptuğu bu çağda evvela bu bozulmuş yapıyı tamir edin. İslam kardeşliğini canlandırın. Ondan sonra da İslam dairesi içerisinde diyaloga yönelin. Günümüzde İslam ülkeleri arasındaki ilişkiler zayıflamış, mevcut bağlar kopma noktasına gelmiştir. Evvela bunların tamir edilmesi gerekir.
Son günlerde Türkiye’de ve İslam dünyasında Papa 16. Benedikt’in ipe sapa gelmez sözleri konuşulmaya, tartışılmaya devam ediliyor. Bilindiği gibi Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri Papa 16. Benedikt, Almanya ziyareti sırasında Müslümanlarla ve onların değerleriyle ilgili olarak bütün dünyayı ayağa kaldıran bir konuşma yapmıştı. Regensburg İlahiyat Fakültesi’nde konuşan Papa, radikal İslam’ı eleştirirken, Bizans İmparatoru 2. Manuel’in Hz. Muhammed ile ilgili sözlerine yer vermişti. Konuşma tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de enine boyuna tartışıldı, eleştirildi. Papa’nın konuşmasında Bizans İmparatoru Manuel Paleologos’a atfen “Muhammed hangi yenilik getirmiştir göster bana. Sadece imanını kılıç zoruyla kabul ettirme emri gibi şerri ve gayri insanî şeyler bulursun” demişti. Bu sözler Türkiye’yi ve İslam dünyasını haklı olarak ayağa kaldırmıştı.
Yasayla Türkiye’den Katoliklere ait olduğu iddia edilen 1.900 adet taşınmaz malın iadesini istiyor Papa… Kayıtlarda sahibi Hazret-i İsa görünen mallar var. Yasa onların istediği gibi çıkarsa Sümela Manastırı, Ani Harabeleri ve Ayasofya onların olur. 1 Ocak 2005’te yazdıkları insan hakları raporunda tek tek hangi malları istedikleri var.
Bu ifadelerde efkar-ı umumiyede DAHİLDE gelen itirazlar.
Vatikan, Roma Katolik Kilisesi'nin lideri Papa 16. Benediktus'un ABD'ye yapacağı ziyareti olası terör tehditleri açısından Türkiye'yle kıyasladı.13/04/2008
Hala teröristiz sanırım mektubda öyle diyordu!
Yeni papa uzun süredir Vatikan bünyesinde faaliyet gösteren güçlü bir din bilimci olarak tanınıyor. Muhafazakar bir din bilimci olan 78 yaşındaki Joseph Ratzinger, 2. Jean Paul'ün en yakın danışmanlarındandı.
Katolik kilisesinin doktrinden sorumlu dairesinin başkanı olarak, liberal din bilimcileri susturmakla, ve eşcinsellik, kürtaj ya da doğum kontrol konusunda daha liberal politikalar izlenmesi çağrılarına sert şekilde karşı çıkmakla ün yapmıştı.
Ratzinger, yeni görevinde önemli sorunlarla yüzyüze.
Bunların başındaysa; İslam'la diyalog ihtiyacı, zengin kuzey ve fakir güney arasındaki ayrımla, başta eşcinsel din adamları olmak üzere Katolik Kilisesi'nin kendi içindeki sorunlar geliyor.
Vatikan Radyosu'nda yapılan yorumda, Papa'nın sadece dört oylama ardından bu kadar çabuk seçilmesinin sürpriz olduğu belirtildi.
Papa'nın adı nerden?
Vatikan uzmanları yeni papaların geçmişteki bir Papa'ya ithaf ettikleri dini adlarını seçmekte büyük özen gösterdiklerine işaret ediyor.
Benediktus adını seçen yeni Papa'nın ismi Latince'de kutsanmış anlamına geliyor. Bu isim aynı zamanda Avrup'da kilisenin temellerini atan ve Avrupa'nın koruyucu azizi sayılan Benediktus'a bir gönderme olarak da değerlendiriliyor.
Ayrıca bu ismi kullanan son papa 15. Benediktus, Birinci Dünya Savaşı'nı engelleme çabaları ve anlaşmazlıkların savaş yerine hukuki yollarla çözülmesi yönündeki tutumuyla tanınıyor.
Gözlemciler, Ratzinger'in de seçtiği isimle hem Avrupa'ya verdiği önemi hem de muhtemelen savaşa karşı bir tutumu simgelemek istemiş olabileceğine dikkat çekiyorlar.
XVI. Benedictus'un İslam dinine yaklaşımı
XVI. Benedictus'un kendisinden önce gelen Papa II. Jean Paul'e göre İslam dinine ve Müslümanlara karşı daha katı bir yaklaşımı savunduğu düşünülmektedir. II. Jean Paul Hristiyanlarla Müslümanlar arasında diyalog kurulmasına önem vermişti. XVI. Benedictus ise diyalogdan ziyade Müslümanlara karşı dinsel bir tartışma açma eğilimi göstermektedir.
Papa seçilmeden önce Kardinal Ratzinger Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine olumsuz baktığını açıkça ifade etmişti. AB'nin bir medeniyet olduğunu ve Türkiye'nin bu medeniyete ait olmadığını savunuyordu. Bu nedenle Türkiye onun papa seçilmesini hiç istememişti.
12 Eylül 2006 tarihinde Almanya'nın Regensburg Üniversitesi'nde, 14. yüzyıl Bizans İmparatoru II. Manuel Paleolog'un bir müslüman alimi ile konuşmalarında söylediği sözlere dayanarak, cihad havramı ve İslamiyet'in getirdiği yenilikler konularında dile getirdiği imalı görüşler uluslararası tepki toplamıştır.
Rumen Patriği Teoktist 92 yaşında öldü...
(Hakiki ruhani itirazı olabilirmi?)
Teoktist, ölmeden çok kısa süre önce Katolik aleminin ruhani lideri Papa 16. Benediktus'un ''Katolik dininin her dinden üstün olduğu'' manasına gelen bildirisini kesinlikle reddetmişti. Toektist, ''En üstüncü yaklaşımın hiçbir varlığa yarar getirmeyeceğini'' anlatmak istiyordu.
Ratzinger, yeni görevinde önemli sorunlarla yüzyüze.
Bunların başındaysa; İslam'la diyalog ihtiyacı, zengin kuzey ve fakir güney arasındaki ayrımla, başta eşcinsel din adamları olmak üzere Katolik Kilisesi'nin kendi içindeki sorunlar geliyor.
Vatikan Radyosu'nda yapılan yorumda, Papa'nın sadece dört oylama ardından bu kadar çabuk seçilmesinin sürpriz olduğu belirtildi.
Hakikat ehli için bu tarz bir zihniyetin apar topar vazife başına gelmesini anlamak hiç de zor degildir.
DANİMARKA DIŞİŞLERİ BAKANI'NDAN PEYGAMBER EFENDİMİZE HAKARET KARİKATÜRÜ HAKKINDA AÇIKLAMA
Danimarka Dışişleri Bakanı Per Stig Moeller, camilerdeki cuma hutbesinin Hz. Muhammed'in karikatürlerinin yayımlanmasının yol açtığı krizin gidişatını belirleyeceğini söyledi.
03 Şubat 2006 Cuma 00:04
KOPENHAG - Danimarka Dışişleri Bakanı Per Stig Moeller, camilerdeki cuma hutbesinin Hz. Muhammed'in karikatürlerinin yayımlanmasının yol açtığı krizin gidişatını belirleyeceğini söyledi.
Moeller, Ritzau ajansına verdiği demeçte, 'Birçok şey imamların vereceği cuma hutbesinde ne olup biteceğine bağlı' dedi.
'Krizin ne kadar süreceğini kimse bilemez. Öfke, Müslüman çevrelere ve sokaklara yayıldı. Yarınki gelişmeyi beklemeliyiz' diyen Moeller, 'Bugün olay Avrupa'da yayılmış durumda, krizin yatışması için geçici bir uzlaşma bulmalıyız. Ancak bu, ters yöne de gidebilir' diye konuştu.
Afrika ülkelerine yapacağı geziyi kriz nedeniyle erteleyen Moeller'in konuyla ilgili olarak İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw ve Fransa Dışişleri Bakanı Philippe Douste-Blazy ile telefonda görüştüğü de belirtildi.
Samimi olarak soruyorum: Gerçekten Hz. Peygambere gönül verip bu adamlarla diyalog ve hoşgörü çalışmalarını nasıl yürütüyorsunuz?
Hz. Peygamber'e hakaret içeren karikatür krizinin bir benzeri 116 yıl önce yaşandı Abdulhamit, Müslümanları rencide eden piyes yüzünden Fransa'ya ültimatom verdi
Danimarka ve Norveç'in tetiklediği Hz. Peygamberimiz'e hakaret eden karikatür krizi Osmanlı döneminde de yaşandı Bundan 116 yıl önce de Fransız Henri de Bourneir'in yazdığı "Muhammed" adlı piyes de benzer bir infial meydana getirmişti. O zaman İslam dünyasının siyasi otoritesini Sultan II Abdulhamit temsil ediyordu. Fransa'nın tanınmış simalarından Bourneir'in Paris tiyatrolarında sahneye koydurmak istediği piyes, Sultan Abdulhamit'in büyük tepkisiyle karşılaştı. Konu, Fransa ve Osmanlı Devleti arasında ciddi bir krize dönüştü. Araştırmacı-yazar Ahmet Uçar, "II Ahdülhamit'in Avrupa Sahnelerine Müdahalesi Dünya'ya Konan Ambargo" başlığıyla 1997'de, Tarih ve Medeniyet Dergisi'nin 36 sayısında yayınladığı makalede, belgelerle gelişmeler anlatıldı…
BATI'YA İNSANLIK DEĞERLERİ HATIRLATMASI
Hz. Muhammed'e hakaret eden karikatürler, basin özgürlüğü adı altında, tüm Avrupa'da basınında çıkmaya başladı. Duyarlı olan tüm ziyaretçilerimizi protestoya davet ediyoruz.
02.02.2006 09:04
Papa, dünya müslümanlarının "gelin barışalım" çağrısına tuhaf bir yanıt verdi! Papa 16. Benedikt, İtalya'da düzenlenen "dinlerarası diyalog" toplantısında misyonerlik çağrısında bulundu.
Dünyada Müslüman-Hristiyan çatışmasının giderek büyümesi üzerine 5'i Türk, 138 önemli Müslüman din adamı ve ilahiyatçı tüm Hristiyan liderlere tarihi bir çağrıda bulunarak "Hepimiz aynı Tanrı'ya inanıyoruz. Gelin artık barış yapalım" demelerinin ardından iki dinin temsilcileri dün ilk kez Napoli'de biraraya geldi. Papa 16'ncı Brenedict'in Napoli ziyaretine rastlayan Dinlerarası Diyalog Toplantısı'nda Katolikler'in ruhani lideri beklenmedik bir yorum yaptı. Sert çıkışlarıyla tanınan Alman din adamı iki dinin birbirine yaklaşmasını anlatmak yerine "misyonerlik" çağrısı yaptı. Papa, dünyadaki birçok kilisenin temsilcisinin, aralarında Yahudi ve Müslümanlar'ın da olduğu 42 konuğun hazır bulunduğu Plebiscito Meydanı'nda yaptığı Angelus konuşmasında tüm kiliselerin insanlığın Hristiyanlaştırılması için çalışması gerektiğini söyledi.
Papalık Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Kardinal Tauran, "Kur'an-ı Kerim var oldukça, Müslümanlarla diyalog zor" dedi.
Kur'an-ı Kerim'i dinlerarası diyaloğa engel gören Kardinal Tauran, İslamiyetin Kur'an-ı Kerim'i Allah'ın Kelamı olarak kabul ettiğini, bu yüzden Kur'an üzerinde derinlemesine tartışma yapılamadığından yakındı.
Vatikan: İslamiyetle dinlerarası diyalog kurulamaz
Kardinal Caffara’nın, Katolik Kilisesi açısından gerçek anlamdaki dinler arası diyaloğun ancak Yahudilikle ilişkiler açısından mümkün olabileceğini söylemesi, dikkati çekti. Caffara, "dinler arası diyalog sadece Yahudilikle mümkündür. İslam ile ancak makuliyet ve eğitim düzlemlerinde görüşebiliriz. Batının kimliğini savunmakla yükümlüyüz" dedi.
Caffara, II. Jean Paul’ün Assisi kentinde yaptığı türden, bir papanın diğer dinlerin mensuplarıyla yan yana poz vererek dua etmesinin, kafalarda karışıklığa yol açabileceğini savunarak şöyle konuştu:
"Bu, inananlar arasında kafa karışıklığına sebep olabilir. İslam ile ancak insani yaşam, akıl meselesi, yaşam anlayışı ve eğitim gibi konular etrafında konuşabilrizlAma Hristiyan olarak İsrail ile olan bağlarım, diğer dinlerle kurabileceğim ilişkiyle hiçbir suretle kıyaslanamaz." Hristiyanlığın dinsel açıdan sadece Yahudilikle sıkı bir bağ içerisinde olduğunu belirten Caffara, sözlerini şu ifadelerle sürdürdü:
"Bence, Yahudi olmadan Hristiyan olunamayacağı gerçeği her geçen gün daha net biçimde ortaya çıkıyor. Gerçek anlamda dinler arası diyalog da sadece Yahudilikle mümkün olabilir. Zira ben bir Hristiyan olarak manevi anlamda İsrail soyundanım. Aziz Pavlus da bizlerin Yahudi olmamakla birlikte, manen (Hz.) İbrahim’in oğulları olduğumuzu söylemektedir."
Muzafferabad, Papa'nın İSLAMA HAKARETİ
İslam'a hakaret eden konuşmasından dolayı Azad Keşmir'de Papa 16. Benedict'in kuklası yakıldı.
150 kadar gösterici Muzafferabad şehrinde toplanarak Papa'nın sözlerini protesto etti. Göstericiler "Papa'ya ölüm" şeklinde sloganlar attılar ve İslam'a hakaret edenlerin ölümü hak ettiğini" söylediler. “Bana Muhammed'in yeni olarak ne getirdiğini göster! Dini kılıç ile yayma emri ve kötü, insanlık dışı şeylerden başka bir şey bulamazsın…” sözüne tepki…
Papa'nın, Hazret-i Muhammed'e hakaret içeren sözleri KİTAP oldu.
Papa 16. Benedikt'in İslam dünyasında yoğun tepkiye yol açan Regensburg konuşması kitap olarak Almanca yayınlandı.
Papa, sansür yapmadı ama Hz. Muhammed ile ilgili sözlerini "Bizim için kabul edilemez" ifadesiyle yumuşattı ve sözlerin kendisine ait olmadığını belirten bir dipnot yazdı.
Konuşma, "İnanç ve Akıl" başlığı altında kitaplaştırırken Hz. Muhammed ve İslam üzerine söylediği sözleri sansürlemedi, bazı ilavelerle yumuşattı.
Papa, Bizans imparatoru İkinci Mihail Paleologos’tan alıntı yaptığı bölüme "Bazı" ve "muhtemelen" sözcüklerini ekledi ve şöyle bir ifade oluştu: "İmparator, Kuran’daki 2. surenin 256. ayetinde ’Din konusunda zorlama yoktur’ denildiğinden elbette ki haberdardı. "(Bazı) Uzmanlar, bunun (muhtemelen) başlangıç dönemindeki surelerden biri olduğunu söylüyorlar. O dönemde Muhammed, güçsüzdü ve tehdit altındaydı."
Papa, alıntıdan sonraki, Hz. Muhammed’in inancı kılıçla yaydığı iddiasının yer aldığı cümleye de "Bizim için kabul edilemez" sözünü ekledi. Papa bu cümleyle ilgili yazdığı dipnotunda şöyle dedi: "Bu alıntı maalesef İslam dünyasında benim kendi görüşüm gibi algılandı ve infial yarattı. Okurun, bu cümlenin benim büyük bir dinin kutsal kitabı olan ve saygı duyduğum Kuran’a karşı şahsi görüşümü ifade etmediğini hemen anlayacağını sanıyorum. Alıntıdaki amacım inançla akıl arasındaki bağıntıyı göstermekti. Ben bu noktada Mihail’e hak veriyorum, ama onun polemiğini kendime mal etmiyorum.
BATI ŞERİA'DA İKİ KİLİSEYE MOLOTOF KOKTEYLLERİ ATILDI
Papa 16. Benedikt'in İslamiyet'i şiddet yanlısı gösteren yorumunun ardından başlayan tepki ve şiddet olaylarına, Batı Şeria'da bu sabah iki kiliseye molotof kokteyli atılması eklendi. Batı Şeria'nın Nablus kentinde molotof kokteyllerinin atıldığı kiliselerden biri olan Anglikan kilisesinin papazı Yousef, kilisenin dış duvarına birkaç molotof kokteyli atıldığını söyledi.
Görgü tanıkları, Anglikan kilisesinin yanı sıra Katolik kilisesinin duvarları ve camlarının da molotof kokteyllerinin hedefi olduğunu söyledi. Bu arada Associated Press (AP) ajansını arayan ve kendilerini "Monoteizmin Aslanları" diye adlandıran bir grup saldırıları üstlendi. Grup, saldırıların Papa'nın sözleri üzerine düzenlendiğini belirtti.
NETİCE
اَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
وَلا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ
Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamahını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.
(Hutuvat-ı Sittte)
(Saidler, Hamzalar, Ömerler, Haticeler, Ayşeler) 30 Zil-Hicce 1429
1 “Hem büyük Deccal'ın, hem İslâm Deccalı'nın üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. "Bir günü, yani bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz senede yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.” Şualar (587)
Burada beyan olunan dördüncü devrenin ana hususiyeti "vaziyeti muhafazaya çalışır" şeklinde ifade edilmiştir. Yani hak-batıl karması ve ehl-i hak ile ehl-i dünyanın ihtilatı ve dostluğunu telkin edip mezkûr manadaki decliyeti muhafazaya çalışılacak demek oluyor.
O halde 4. devrede muhdes hâdiseler, ekseriyetle bu decliyeti muhafaza maksadına göre ihdas olunur ve hâdisenin arkasından da bütün neşriyat yollarıyla aynı maksada vesile edilecek şekilde o hâdiseler tefsir edilerek telkinler sürdürülür.
Şu halde, geniş dairede ihdas olunan hâdisenin arkasında ehl-i nifakın neşriyat ve telkinlerinden maksadlarını anlayan ve aldatılamayan ferasetli mü'minler, şer'î usûle uygun ikazatta bulunmalıdırlar.
Risale-i Nur mesleğinde bu ikazlar Risale-i Nur'un dersleriyle ve neşriyle yapılır.
2 Dinlerarası Diyalog ve Bediüzzaman Said Nursi'ye Göre İslâm-Hıristiyan Diyaloğu, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Davut AYDÜZ.
3 (Vatikan gibi) Naşirler.
4 (T.T. ci: 4 hadis: 960; İ.M. 4089; Ebu Davud cihad: 156 ve melahim: 2, ibn-i Hanbel 4/91, 5/372, 9/40, 65)
5 (Tirmizi, Fiten 51; Ebu Davud, Fiten 1; İbn-i Mace, Fiten 9)
6 [Ebu Davud; Melahim 17, (4340); Müslim, İman 78, (49); Ebu Davud; Salât-ül İydeyn 248, (1140); Tirmizî, Fiten 20, (4013)]
7 [Ebu Davud, Melahim 17, (4336); Tirmizî, Tefsir, Maide (3050), ibnu Mace, Fiten 20, (4006)]
8 [Ebu Davud, Melahim 17, (4338); Tirmizî, Tefsir, Maide (3059), Fiten 8 (2169); İbnu Mace, Fiten 20 (4005)]
9 [Ebu Davud, Melahim 17, (4345).» (Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c:2 sh:375-380, Akçağ Yay., 1988 Ankara)]
Bu dersi indirmek için tıklayınız.