DERSLER / Alfabetik Derlemeler ve Dersler

BAZI ESERLERİN RİSALE-İ NUR’A PERDE OLMASI

Risale-i Nur dairesinde bulunanlar fikir mahsulü olan eserleri, ilham eseri olan Risale-i Nur’a perde ve gölge yapmamalıdırlar. Ancak, Nurları takdim, teşvik, tamim ve tebliğ gibi Nur hakkında yazılanları müstesna.

Risale-i Nur, ekseriyet itibariyle ilham eseri olduğundan, fikr-i beşerinin eseri Risale-i Nur’a takaddüm edemez. Çünkü ilham, sonsuz ilm-i İlâhi’den gelir. İlm-i İlâhi ise, her şeyi ve herkesi bütün hususiyet ve ahvâliyle bildiği için en isabetli ve en muvâfık ve mânâ külliyetinde ve kudsiyete sahib ve devâ olacak mânâları ilham eder. İnsan ise, idrak ve hislerinin teşkil ettiği hususi âleminin rengine göre görür. Bu mes’ele 24. Sözün ikinci dalında şöyle izah ediliyor:

“İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor.” Sözler (336)

Yine bu mevzûyu te’yid bâbında, fikr-i beşerin nâkısiyetini bildiren Onüçüncü Söz’ün son yarısı ve Yirmiyedinci Söz, yani İctihâd Risâlesi’nde Hz. Üstad “bu zamanda” kaydını koyarak; hayat-ı dünyeviyenin te’mini, siyaset merakları ve ahkâm-ı diniyeye teslimiyet yerine felsefe ve aklın maslahâtına tâbi olmak gibi üç mühim husûsiyetle, cemiyetin semavilikten uzaklaşması neticesiyle erbâb-ı ilmin, ilm-i şeriatta ve kemâlât-ı diniyede kifâyetsizliği izah ve isbat edilmiştir.

Hem yine daha ehemmiyetli bir cihet vardır ki o da şudur ki; mânen vazifeli olup, hadis-i şerifte müjdelenen Müceddid zatların irşad sahasında, bilhassa O’nun manevi şahsiyetini bilenler, allâme de olsalar değil eser yazmak belki vazifeleri, o zatın eserleriyle hizmet etmektir. Manen vazifeli şahsiyetler hakkında Şualar’da şu ifade vardır:

“Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyen ittiba' yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' u ibtal ve dine vaki' tecavüzleri redd ü imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar u ilân ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna' usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-i vazife ederler.

Bunların Kitabullah'ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet'in (A.S.M.) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuh-ul Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir.” Şualar (669)

Görüldüğü gibi fikr-i beşer, semâvilikle muvazeneye gelmediğinden, asrın irşadıyla muvazzaf Kur’anî ve ilhâmi eserler mevcudken, onun manen muvazzaf olduğunu bilip, kabul edenlerin o âsâr ile hizmet etmeleri icab eder. O İlhâmi âsârın bu asırda Risale-i Nur olduğunu beyan için Hz.Üstad diyor ki:

“Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin lemaatındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Derd benimdir, deva Kur'anındır.” Mektubat (377)

“Resail-in Nur'un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor.” Kastamonu Lahikası (210)

“Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan galib Sözler ve Mektublar; ihtiyarsız, def'î ve ânî bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevab versem; sönük düşer, noksan olur.” Mektubat (279)

“Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işarat-ı Kur'aniye namına hakikattır. Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur.” Sözler (651)

“ben Kur'an-ı Hakîm'in sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkânımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünki Kur'an-ı Hakîm'in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îras etmemek için, perişan ve şahsî dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam; hakikî sarraf olmayan müşteriler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler, zihinlerine bir iltibas, bir şübhe gelir. Onun için şahsî dükkânımı kat'iyyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam, daha hoşuma gidiyor.” Barla Lahikası (269)

Bu gibi hakikâtlar muvâcehesinde, Nur’un talebeleri Risâle-i Nur’un vazifedâr olduğu sahada eser yazmamışlar, ancak takrîz, takdîm, tebliğ ve müdâfââ nevinden yazıları vardır. Zira, insan kendi mahsulât-ı fikriyesini daha çok sevmek ve beğendirmek hislerine sahiptir. Şayet bir had konulmamış olsa birçok Nurcu kalemler telif sahasına atılarak teşettüt başlatacaklardı. Bu nedenlerden ötürü Üstadımız, daire-i Nur’da olanlara telifâtla hizmet değil, Nurların dersi, neşri, intişârı ve tebliği gibi hizmet yollarını göstermiştir. Bu hakikâtı te’yid eden bazı ihtarları şöyledir:
“…Risale-i Nur’un şakirdleri içinde çok alimler, çok edipler ve muharrirler var. Hiçbirisi şimdiye kadar lahikaya girmeyen Risale-i Nur hesabına eser yazmadığının sebebi, bir hodgâmlık ve hodfuruşluk olmamak ve Risale-i Nur’un haricinde başka meşguliyette bulunmamak ve başka muharrirlerin o cihette iştihalarını açmamak içindir.”

“Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adavet besler gibi, Sözler'in kıymetlerinin tenzilini arzu eder tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:

"Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır1 veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.." Mektubat (426)

“Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofi-meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şakirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa Risale-i Nur'a karşı rakibane başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur'aniyeye bilmeyerek zarar verir; zındıkaya bir nevi yardım olur.” Kastamonu Lahikası (122)

Bu makamda: “Risale-i Nur’u anlamak zordur. Anlamayı kolaylaştıracak izahlara ihtiyaç vardır.” gibi bir suâl tevdi edilirse cevaben deriz:

Külliyât-ı Nur’da bu suâle birçok yerde cevap verilmiştir. Numûne olarak birkaçını zikredeceğiz şöyle ki:

“risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin sa'y ü gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet olduklarını gösteriyor. Çünki bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla, en âmi ve ümmi olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin çoğunu büyük âlimler "tefhim edilmez" deyip, değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.

İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zahir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû'-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât ve sühulet-i beyan; elbette bilâşübhe bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerim'in i'caz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur'aniyenin bir temessülüdür ve in'ikasıdır.” Mektubat (373)

“manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” Şualar (690)

Bazılarında hâsıl olan şöyle bir düşünce var ki; “Bu asırda îmânî mes’elelerde devamlı şüpheler yayılıyor, bunlara yeniden cevap vermek gerekir.” Bu dâhi, evvelki gibi yanlıştır. Zira Risale-i Nur'un, Kur’ân’dan aldığı feyizle verdiği tahkikî îmân derslerini, dikkat ve itimâtla okuyanların kâbiliyet ve istidâtları öyle inkişâf ediyor ki; denmiş ve denecek ne kadar itirâz ve şüpheler varsa, muhâliyetini ve butlânını görür ve tardedebilir. Bu mânânın sırrını ifâde eden gelen parçalar düşünülsün:

“o enaniyet-i ilmiyeyi fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki: Neşrolunan Sözler, hakaik-i Kur'aniyenin birer anahtarı ve o hakaiki inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılınçtır.

Haydi farz-ı muhal olarak ben üstadlık dava etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakatını, avamdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk; o ülema ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi iltizam edip ders versinler, tarafdar olsunlar.” Mektubat (425)

“Eczacı efendinin o Sözler'i mütalaa etmesini havale ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes'elelerdeki şübheler, erkân-ı imaniyenin za'fından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı imaniyeyi tamamıyla isbat ederler.” Mektubat (42)

“Nazif'in mektubuyla beraber bir mütekaid efendinin vesveseye dair bir suali var. Eğer o adamın ciddî olarak Nurlara alâkası varsa, böyle suallere hiç ihtiyacı olmaz. Hikmet-ül İstiaze Lem'asını ve Yirmidokuzuncu Söz'ün melaike ve ruhanîlerin vücudlarına dair kısmını okusun. Onun manasız ve yüz yerde cevabı bulunan vesvesesi ise, zındık maddiyyunların şimdilik dehşetli vaziyetinden fırsat bulup bir aşılamalarıdır ki; o adam, ondan müteessir olmuş, o suali sormuş. Ona selâm ederim. Risale-i Nur onun her müşkilini halledebilir. Hâlisane, teslimkârane ona çalışsın, onu dinlesin.” Emirdağ Lahikası-1 (158)

Elhâsıl, mezkûr hakikâtı izâh yolunda; bir nebze me’hazları ile gösterdiğimiz parçalara, Nurlardan nazarı dağıtmamak dersini veren, şâyân-ı dikkat bu gelen parçayı ilâve ederek son veriyoruz.

“Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur'dan ve üstadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya safiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: "Bu da İslâmiyete hizmettir, bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur'a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir." gibi birtakım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur'a çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar.” Tarihçe-i Hayat (690)

 

1 Bu parçada bahsi geçen şerh ve izâh mes’elesinin şekli ise şöyle olmalıdır: Risâle-i Nur’un bazı mücmel yerlerini, yine Risâle-i Nur ile îzah etmek kâidesi ile mukayyeddir. Zira, Konferans’ta bu mes’ele sarâhatle şöyle ifade edilir:

"Risale-i Nur, imanî mes'eleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nur'un hocası, Risale-i Nur'dur. Risale-i Nur, başkalarından ders almağa ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız herbir mes'eleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır."

Okunan Türkçe veya Arabça bir risalenin izahı, başka bir risalede varsa, onu getirtip okuyor. Risale-i Nur'daki gayet ince nükteleri derkeden basiretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir fakat Risale-i Nur'u cemaata okurken tafsilâta girişip eski malûmatlarıyla açıklarsa, bu izahatı, Risale-i Nur'un beyan ettiği, asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevab veren hakikatların anlaşılmasında ve tesiratında ve Risale-i Nur'un mahiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun için, bazı lügatların manalarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.” Konferans (57)

Ayrıca Bakınız: (İzah Derlemesi)

Bu dersi indirmek için tıklayınız.

Yukarı Çık