DERSLER / Alfabetik Derlemeler ve Dersler

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

BEŞERİ SİSTEMLER VE İSLAM

GİRİŞ

Zamanımızda ehemmiyetle üzerinde durulan önemli meselelerden biri de, beşerî düşüncelerin ortaya koyduğu rejimlerin İslâmiyetle bağdaşıp bağdaşmadığı meselesidir.

Evvela, beşerî rejim olarak ortaya konulan demokrasiyi ele alacağız. Şöyle ki; demokrasi, kendi ana yapısını teşkil eden esaslarına ters düşmeyen her şekle ve anlayışa açık bir sistemdir. Yani halk çoğunluğunun tercih ettiği sistem ve anlayışa göre şekillenir. Halk çoğunluğunun tercihi değiştikçe o da değişir.

Nazariyatta bilinen bu mütehavvil demokrasi, tatbikatta görülen demokrasiden maalesef farklıdır. Nazariyattaki demokrasi, halk egemenliğini gerçekleştiren,

*hür seçim,

*hukukun hakimiyeti,

*kanun karşısında müsavat,

*din ve vicdan hürriyetleri,

*fikir, kelam ve neşir hürriyetleri

gibi temel yapıya dayanır ki, bu esaslar demokrasinin ana yapısıdır ve değişemez ve değiştirilemez cihetidir.

Bu broşürde daha çok nazarî demokrasiden bahsedilecektir.

Tatbikatta ise, çok kere kitablarda kalan demokrasi esaslarının zıtları hükmeder. Dolambaçlı yollarla demokrasi adına ideolojik ve şahsî garazların mücadelesi, cemiyet ve siyaseti çıkmazlara sokar.

Mezkûr nazarî demokrasinin en çok dikkat çeken bir hususiyeti vahye, yani dine dayanmak veya dayanmamak mecburiyetinin olmamasıdır. Evet, demokrasi mücerred asliyetiyle renksizdir. Yani, tatbikat öncesinde (esaslarının dışında) hususiyetler taşımaz.

Halbuki İslâmiyet siyasi iktidar sahibi değilken, yani müslümanlar azınlıkta iken de prensip ve itikadî cihetiyle vahye dayanan inancını esas alır. İslâm, vahyin tebliğini ister ve hâkimiyetini yani bütün kainata hâkim olan Allah’ın gönderdiği ahkâmın, beşerin şahsî ve İçtimaî hayatına hükmetmesini ve tebliğ yoluyla bu hâkimiyete zemin hazırlanmasını emreder.

Demokratik iktidar ise vahyi esas almayan bir topluluğa dayanıyorsa, kendini iktidara getiren bu topluluğu temsil ederek dine dayanmaz. Zira demokrasinin temel prensiplerinden biri halk hakimiyetidir. Eğer cemiyette çoğunluk olarak vahyi esas alan, yani dine bağlı bir topluluk mevcutsa, iktidar da bu topluluğun temsilcisi olarak dine dayanan bir iktidar olmak mecburiyetindedir.

Bediüzzaman Hazretleri bu hususu hatırlatır mânâda diyor ki;

«Madem ki meşrutiyette hâkimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet'tir. Zira Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir.» (HŞ:93)

İşte Bediüzzaman Hazretleri bu ifadesiyle bir cemiyetin ekseriyeti müslümansa, İslâm iktidarının yani, İslâm Cumhuriyetinin hâkimiyetinin kaçınılmaz bir netice olacağını hatırlatır.

Tatbikatta görülen demokrasilerde ise, siyasî iktidarların imkân buldukça antidemokratik ve dolambaçlı yollara başvurarak ve hür rejimin esaslarını ihlal ederek, muhalefet partilerine ve bilhassa İslâmiyete ve müslümanlara tasallut edilmesi asrın siyaset dünyasında bir nev’i maharet addedilir olmuştur.

Oysa İslâm iktidarı, tecavüz etmeyen gayr-ı müslim bir topluluğa dahi tasallut etmez, sadece tebliğde bulunur. Çünkü tebliğ, hür rejimlerin reddedemeyeceği en meşru bir yoldur. Hür rejimlerde fikir ve söz hürriyetine ve tebliğe engel olunamaz. Aksi halde hür rejimin en mühim esaslarından olan din, vicdan, fikir, söz ve neşir hürriyetleri çiğnenmiş olur.

Şu halde hür rejimin temel prensiplerinden birisi olan halk hakimiyeti prensibi, bir İslâm cemiyetinde halkın kendisini Allah’ın emirlerine uygun olarak idare etmek istemesi şeklinde ortaya çıkar. Bunun aksini düşünmek tenakuz olur. Çünkü İslâmiyete bağlı bir milletin, bilerek, Allah’ın insan hayatındaki hakimiyetinin tahakkukunu sağlayan kanunların ilgasını isteyeceği düşünülemez.

Şu halde İslâm cemiyetinde demokrasi, bir İslâm Cumhuriyeti olarak ortaya çıkar.

Yoksa millet çoğunluğunu teşkil eden müslüman halkın bilgi yetersizliğini istismar ederek girişilen aldatıcı propagandalarla, dolambaçlı ve maksatlı yapılan seçim sistemleriyle ve aşırı müstebit bir dogmatizm mânâsını taşıyan bir kısım prensiplere peşinen uyma mecburiyeti getiren kayıtlar yoluyla iktidar olmak, emsalsiz bir antidemokratik hareket olur. Bu yollarla ele geçirilen iktidar da gayr-ı meşru olup vahşet mânâsını taşır.

Yalnız şu var ki; harp neticesinde kazanılan iktidar, yukarıda bahsolunan halk ekseriyetine dayanmak prensibini nazar-ı itibara almaz. Bu husus umumî bir kaidedir. Fütuhat yoluyla iktidar olan İslâm, idaresi altına aldığı memleketin ekseriyet teşkil eden halkına can, mal ve namus masuniyetiyle beraber meşru hürriyetlerini verir. Mürtedlere ise, hayat hakkı tanımaz. Çünkü mürted İslâmiyeti kabul ettikten sonra ihanetle dini reddetmiş olduğundan onlara hürriyet hakkı tanınmaz.

Nitekim hür rejimin temel prensiplerine muhalefet etmeyi meşru görmek, insaniyet ve medeniyeti ve hukukun hakimiyeti gibi prensipleri reddedip anarşizmi yani kuvvetlinin zayıfı ezme vahşetini kabul etmek demektir.

Öyle de İslâmiyet, hakiki hürriyet rejiminin bütün esaslarını ve iyiliklerini ihtiva ettikten başka insanlık dünyasının en büyük ihtiyaç ve meselesi olan ruhî, manevî ve ebedî hayatın müjdesini vermek cihetinden de en üstün ve emsalsiz bir hidayet yoludur. Binaenaleyh İslâm dinine girdikten sonra bu dini terkeden mürtedin de hayat hakkı olamayacağı öncelikle anlaşılır.

Hem vicdan hürriyetine zahiren aykırı görünen irtidad cezası, vicdan hürriyetine aykırı değil, belki vicdan hürriyetiyle beraber her türlü meşru hürriyetlerin varlığı için bu ceza zaruridir. Çünkü mürtedlerin (anarşistlerin) istila ettiği yerde, hiçbir hürriyetin varlığı düşünülemez. O halde hayatta ya hürriyet ve hür insanlık hâkim olacak veya irtidad ve anarşi vahşeti istila edecek.

Demek bu iki kutup birbirine zıttır, birleşemez. İşte irtidad ve anarşi, hürriyetleri ilga ettiğinden, hiçbir hürriyet rejiminde bunlara hayat hakkı tanınamaz.

DEMOKRASİNİN ESASLARI

1- Halk çoğunluğunun hakimiyetini sağlayan âdil ve serbest seçim,

2- Fert veya zümre hakimiyetini kaldıran hukuk devleti olma prensibi,

3- Fikir ve söz hürriyeti, yani düşünce ve inancını tebliğ, tedris ve neşir hürriyetleri; zira söz ve yazı ile ifade edilemeyen insanın inanç ve düşünceleri için hürriyet ve serbestlik kaidesinin varlığından bahsetmek gereksiz ve mantıksızdır,

4- Din ve vicdan hürriyetleri gibi esaslardır.

Bu esaslarla beraber; insanlığın lâzımı olan aile müessesesi ve iktisadi hayatın temeli olan hür teşebbüs ve mülkiyet hakkı prensipleri de medeniyet dünyasında değişmez esaslardan olmalıdır.

Bu esasları İslâmiyet en mükemmel şekliyle 1400 sene önce getirmiş olduğunu insaflı Avrupa fikir adamları dahi itiraf etmişlerdir.

Ezcümle, «Külliyet-ül Hukuk Kongresi»nin cem'iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki:

«Ben itikad ediyorum ki: Muhammed'in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!« (M:215)

«Bugünkü medenî cem'iyetler, Kur'anın yüksek hakikatlerini, yüksek terakki ve medeniyet düsturlarını tatbik edebilecek seviyeye henüz erişememişlerdir. Bu büyük hakikatı meşhur İngiliz mütefekkiri Bernard Shaw şöyle ifade etmişti: «Demokrasiyi en ileri götüren millet İngilizlerdir. Bunun daha ötesi Müslümanlıktır.«« (NÇ:184)

HÜRRİYETLERİN SINIRI VE ŞEAİRİN KORUNMASI

Yukarıda bahsedilen prensipler ve hürriyetlerin şekil ve hudutlarının tayininde beşerî ve semavî ölçülere göre farklılıklar vardır.

Bu farklılığın en ciddi ciheti şudur ki: Prensip ve kanunlar, hak ve adaleti, iyiyi ve faydalıyı koruyan; batılı zulmü, şer ve zararı durduran mahiyette olmaları umumî bir kaidedir. Fakat iyinin ve kötünün tayininde semavî ve beşerî nokta-i nazar ve kıstaslardan hangisi tercih edilecek?

Demokrasiye göre, cemiyet dine bağlı değilse beşerî anlayış, cemiyet dindar ise, semavî kıtaslar hükmedecektir.

Mesela bir İslâm cemiyetinde İslâm hukuku, milli ahlakı bozan ve manevî hukuka ve değerlere zarar veren durumları önler. Sosyal hayatın tesiri inkâr edilemez. Mesela açık saçık gezmek hürriyeti isteyen bir kadın, bu haliyle müslümanların manevî hayatına ve en kudsî varlığı olan uhrevi saadetine zarar verip manevî hayatına ve hukukuna tecavüz ediyor. Hatta böyle serbestlikler, bir İslâm cemiyetinin bozulmasına, hatta anarşiye kadar yol açabilir.

Beşerî nokta-i nazar ise, böyle manevî zararın varlığını düşünmüyor. O halde müslüman ekseriyetine istinaden kurulan bir İslâm devletinde, bu ve buna benzer manevî zararların önlenmesi lazımdır.

Evet, İslâmî şeairi tatbik edip bu şeaire zıd olan bid’atlar önlenmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri ilk kurulan Cumhuriyet Meclisine hitaben yazdığı ve mebuslara ve kumandanlara dağıttığı on maddelik beyannamesinde bu hususu ehemmiyetle nazara veren ifadelerinden bazıları aynen şöyledir:

«Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz. Muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.« (T:139)

«Madem Şarkı intibaha getirdiniz.. fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebaen-mensurâ gider veya sathî kalır.» (T:140)

«İslâmiyet, metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâubaliyane, Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen bir cereyan-ı bid'akârâne sinesinde yer tutamaz. Demek Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvari bir iş görmek; İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.« (T:141)

«Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, manâ-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzat imtisâl etmek ve ettirmekle manâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç; fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye, mânâ-yı hilâfeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek; ve o mânâyı idame etmek için, kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا âyetine zıddır.« (T:142)

«Bilirsiniz ki; ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za'f-ı milliyeti gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkif etmez, teşçi eder.» (T:142)

Evet «Şeair-i diniyenin muhafazası haklarında gelen ve tevil kaldırmaz sarih çok âyât-ı Kur'aniye» var. (Ş:432)

«Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eazım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!..» (M:396)

Mezkûr şeairin tahribatını tamir edecek olan İslâm Birliğinin «İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile Şeair-i İslâmiyeyi ihya etmektir.» (E:266)

Çünkü: «Umumun ve bahusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumî» (Şualar sh: 179) ifadelerinde beyan olunduğu gibi şeairin kaldırılmasıyla millî ahlak, millî vicdan bozulur ve giderek anarşiye kapı açılır ve dolayısıyla İslâm dünyasının helâketine sebebiyet verilir. Bu çok dehşetli neticenin önlenmesi için şeairin ihya ve muhafazasına ve millî ahlâkı bozan bid’aların giderilmesine zaruret vardır.

Yukarıda anlatılan millî ahlak ve vicdanı bozan yaşayış şekline yapılan bu şer’i müdahale, halk ekseriyetine dayanan hür rejiminde icabıdır. Çünkü azınlıkla ekseriyet arasındaki bu tarz durumlar ve meseleler tezadîdir. Her iki tarafın isteğini icra etmek mümkün değildir. Bu gibi meselelerde azınlığın isteğini yapmak, ekseriyetin hakkını ve iradesini ilga etmek demektir. Bu da İslâm’a zıt olduğu gibi aynı zamanda antidemokratiktir.

Azınlıkta olanlar, başkalarına zarar vermeyecekleri sahalarda serbest olabilirler, gayr-ı müslimler, başkasına zarar vermeyen ve vicdan hürriyeti içinde yerini alan fikir ve inançlarında serbest ve hürdürler. Bir müslüman azınlığın da gayr-ı müslim bir devlete aynı hak ve hürriyetleri vardır. Yukarıda bahsi geçen uygulamayı hür rejime aykırı görmek ekseriyete rağmen azınlığı hâkim kılmayı istemek demektir.

Hür rejim esaslarına dayanan bir devlet bünyesinde görevli bir devlet adamı, resmî sıfatıyla millet içindeki fikrî ve dinî cemaatlara karşı bîtaraftır. Çünkü devlet, milletin bilâtefrik idare merciidir. Devlet adamı, devlet adamı sıfatıyla bîtaraf kalır ve fikren muhalif olduğu taraflara da âdil muamele etmesi gerekir. Devlet adamı, vazife makamında, eğer ideolojisi hesabına tarafgirane hareket ederse, devletin itibarına zarar verir ve umumi huzurun bozulmasına ve milli, bünyede gruplaşmaları tahrik ederek tefrikaya yol açar.

Bir memleketin kendi içtimaî hayatındaki müşterek ve umumi ihtiyaçlarını, iktisadî şartları içinde temin ve icrası için teşkil ettiği hukukî ve idarî teşkilatı olan devletin sahibi, devleti kuran millettir. Devlet memuru ve âmirleri, hakkın ve halkın hâdimleri ve maaşlı işçileri mânasındadır. Bir hadiste buyurulduğu gibi:

سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ 1 hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.» (Em: 173)

İşte bu hakikat-ı hadisiyeye aykırı olarak ve enaniyetin hâkimiyeti zevkiyle, bir kısım devlet adamları, milletin şahsî hayatına, kıyafetine hatta düşünce ve itikadına kadar müdahale etmek istediklerinden, devletin müdahale sahasını hayli genişletmişlerdir.

Halbuki devletin -milli hizmetleri müstesna- adlî ve idarî müdahale sahası, ciddî bir ihtiyaç olmadıkça genişletilmemelidir. Çünkü genişlerse, ferd hürriyetlerine müdahalesi artar ve böylece devlet, memuru olduğu milleti rahatsız eder. Halbuki, devletin sahibi millettir.

Devletin dahildeki vazife sahası; askerî teşkilat, adalet müesseseleri, devlet gelirlerine ve gelir kaynaklarına bakmak ve hastane, yol, muhaberat ve fakirlere yardım hizmetleri gibi vazifeler çerçevesine kalır ve lüzumu kadar vazife yüklenir. Yoksa devlet bürokrat durumuna ve giderek aşırı devletçiliğe kayar ve devletin sahibi olan milletin üstünde mütehakkim bir kadro olarak ortaya çıkar. Bilhassa harb veya ihtilal hâdiselerinin neticesinde istibdadat-ı askeriye ve bir nev’i askerî saltanat şekline döner.

LÂİKLİKLE DEMOKRASİ BAĞDAŞIR MI?

İslâm hukukunun mer’iyetten kaldırmak esasına lâiklikle, halk ekseriyetine istinad eden cumhuriyet; büyük çoğunluğu müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz, birbirini nakzeder. Zira lâikliğin benimsenmesiyle iman birleşmiyor. Bu hüküm dinde kesindir. (İslâm Prensipleri Ansiklopedisi Laiklik maddesi 2196. Parağrafına bakınız)

Demokrasinin temel prensiplerinden birisi olan halk hâkimiyeti; bir İslâm cemiyetinde halkın kendisini Allah’ın emirlerine uygun olarak idare edilmesini istemesi şeklinde ortaya çıkar. Bunun aksini düşünmek tenakuz olur. Çünkü İslâmiyete bağlı bir milletin Allah’ın  insan hayatındaki, hâkimiyetinin tahakkukunu sağlayan kanunlarının ilgasını isteyeceği düşünülemez.

Amma dolambaçlı yollarla yani milletin saflıklarından istifade ederek veya baskılar yoluyla müslüman çoğunluk, inancına aykırı bir yola sürüklenebilir.

Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimizin hakkaniyet delillerini anlatan bahsin bir kısmında diyor ki:

«Evet tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz'îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.

Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidadların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-i hakikattan muktebes hârikulâde bir mu'cizedir.» (İ:109)

Şu halde hür rejimin, insaniyet ve medeniyetin taraftarı olanlar, zorba ve şiddet yollarına girmezler. Medenî insanlar, halk çoğunluğunun tasvib etmediği düşünce ve isteklerini zorba yoluyla kabul ettirmekten ve icra etmekten çekinirler. Ancak söz anlamayan vahşiler müstesnadır.

ARİSTOKRASİ VE İSLÂM

Bilindiği gibi aristokrasi, ihtisas, dirayet ve liyakat gibi şartlara dayandığından halkın reyine yer vermez. İktidarı, imtiyazlı azınlığın hakkı olarak kabul eder. Buna karşılık demokrasi, halk ekseriyetine dayanır. İslâmiyette ise, şer’î ahkâmla tayin edilmemiş sahalarda teşri’ için, havastan kurulan şura heyeti vasıtasıyla ihtisas, dirayet ve ahlak cihetlerinden liyakatlı olan mebus namzetlerinin tesbiti yapılır. Sonra bu şahısları milletin reyine arz eder. Seçilenler vazifeyi deruhte eder. Böylece İslâm, kendine has ve ulvî meziyetleri yanında hem aristokrasinin liyakat ve hem de demokrasinin halk iradesinin hâkimiyeti gibi maslahatlı taraflarını da cem eder. Yani İslâm, hakkın hakimiyetini esas aldıktan sonra ihtisas ve faziletin ve halkın hakkını da verir.

İctihat yapmak salahiyetinde olmayan kişilerden müteşekkil bir heyet dinin hükmetmediği saha olan mubahatta yani «entüm a’lemu biumuri dünyaküm« (Sahih-i Müslim, 44. Kitab-ül Fezail 38. Bab) mânâsındaki hadislerin mânâ çerçevesine giren umur-u dünya hakkında maslahatlara göre kanun yapabilir. Fakat dinde hükme bağlanmış ve dinin teşri sahasına girip müctehidlerin yeni ictihadını gerektiren meselelerde ictihad salahiyeti bulunmayan bir heyet, maslahat anlayışıyla teşri yapamaz.

İkinci Meşrutiyet devresinde teşri’ organı hakkında Bediüzzaman’a sorulan bir sual ve cevabı, bu meseleye güzel bir örnektir.

«Sual: «Meclis-i Meb’usanda hıristiyanlar, yahudiler vardır. Onların reylerinin şeriatta ne kıymeti vardır:

Cevab: Evvela, meşverette hüküm ekserindir. Ekseriyet ise müslümandır. Altmıştan fazla ulemadır. Meb’us hürdür. Hiçbir te’sir altında olmamak gerektir. Demek hâkim İslâmdır.

Saniyen: Saati yapmakta veyahut makinayı işletmekte sanatkâr bir Hoço veya Berham’ın reyi mu’teberdir. Şeriat reddetmediği gibi, Meclis-i Meb’usan’daki mesalih-i siyasiye, menafi-i iktisadiye dahi ekseri bu kabilden olduğundan reddetmemek lâzım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise zaten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir.

Meb’usların vazifesi o ahkâm ve hukuku su-i istimal etmemek ve bazı kadı ve müftülerin hilelerine meydan vermemek için, bazı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir. Aslın tebdiline gitmek olmaz. Gidilse intihardır.» (Asar-ı Bediiye:417)

ŞERİ’AT

«Kur'anın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir.» (Sözler sh: 408)

Evet, «Şeriat-ı Garra Kelâm-ı Ezelî'den geldiğinden ebede gidecektir. Zira şecere-i meyl-ül istikmal-i âlemin dalı olan insandaki meyl-üt terakkinin mahsul ve semeresi olan istidadın telahuk-u efkârla hasıl olan netaicinin teşerrüb ve tegaddi ile büyümesi nisbetinde, Şeriat-ı Garra aynen maddî zîhayat gibi tevessü' ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bahirdir.» (DHÖ:76)

Yani beşer, fünun-u müsbete denilen kâinat ilimlerinde, teknik keşfiyatta ve fikrî inkişaflarda ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur’anın bitmez ince mânâları, istikbale bakan işaretleri, cemiyet hayatının ahvaline bakan ahkâm-ı ictihadiyesi, beşeriyet alemine gereken dersleri daima verecek ve irşadatı yapacak ve gayelerini ve hedeflerini gösterecektir.

Evet, Kur’anın mâna câmiiyeti küllîdir, bütün zaman ve mekânları kaplar. Zira Kur’an, kâinatı yani, alem-i şehadet ve alem-i ebediyi hikmetlerine göre yaratan zâtın, yarattığı kâinatı bütün gaye ve hususiyetleriyle anlatan kelâmıdır.

Onun sözleri, kâinat hakikatlarına, olmuş ve olacak bütün hadisat ve vakiata tamtamına mutabıktır ve mutabık olacak ve ebede doğru gidecektir.

Şeri’atı inkâr etmek, kâinat hakikatlarını ve onda keşfolunan fıtrat kanunlarını, yani müsbet fen ve ilimleri inkâr etmek manasını taşır. Kâinatı, hikmetinin iktizası üzere yaratıp tanzim eden Zâtın gönderdiği şeri’at, insanı fıtrat kanunlarına uygun istikamet ve selâmet yoluna sevk eder. Şeri’atı, dinlemeyip muhalefet edenler ise, fıtrat kanunlarına ters düşerler.

Bu hakikatı en güzel tarif eden Bediüzzaman Hz. Muhammed’in (a.s.m.) getirdiği şeri’at hakkında diyor ki:

«Öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki; iki cihanın saadetini temin edecek desatiri câmi'dir. Ve câmi' olmakla beraber, kâinatın hakaikını ve vezaifini ve Hâlık-ı Kâinat'ın esmasını ve sıfâtını, kemal-i hakkaniyetle beyan etmiştir.

İşte o İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhit ve mükemmeldir ve öyle bir surette kâinatı kendiyle beraber tarif eder ki, onun mahiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinatı yapan zâtın, o kâinatı kendiyle beraber tarif edecek bir beyannamesidir ve bir tarifesidir. Nasıl ki bir sarayın ustası, o saraya münasib bir tarife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir tarife kaleme alır; öyle de: Din ve şeriat-ı Muhammediyede (A.S.M.) öyle bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki; kâinatı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinatı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine odur. Evet o nizam-ı ekmel, elbette bu nazm-ı ecmeli ister.» (M:193)

Evet, Resul-u Ekrem (a.s.m) «İnsanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki, libasa benzemiyor; cild ve deri gibi yapışık olup, istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü' ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev'-i beşerin ahvalini tanzim eder.

O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i'cazıyla cevaben diyecektir ki: Biz Kelâm-ı Ezelî'den ayrıldık, nev'-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev'-i beşer dünyadan kat'-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev'-i beşerin arkadaşlığına devam edip, onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.» (İ:114)

Evet, Muhammed (a.s.m.) «Küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış ve bütün nev'-i beşerin saadetine tekeffül eden bir şeriatı ki: o şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü' edip iki âlemde semere vererek ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder. Eğer o şeriatın nevamisinden sual edersen ki: Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz? Sana şöyle cevab verecekler ki: Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev'-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilirse de; daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.» (Muh:137)

Bediüzzaman Hazretleri önce Osmanlı siyaset adamlarına ve dolayısıyla bütün gelmiş ve gelecek iyi niyetli idarecilerin nazarlarına ve insanlığa, şeriatın 33 meziyet ve faidelerini veciz ifadelerle şöylece arz ediyor;

«Ey meb'usan!

Uzunluğu ile beraber gayet mûciz bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zira itnabında îcaz var.

Şöyle ki:

Meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem'-i kuvvet, bu ünvan ile beraber asıl mâlik-i hakikî ve sahib-i ünvan-ı muhteşem(1)

ve müessir ve adalet-i mahzayı mutazammın (2)

ve nokta-i istinadımızı temin eden (3)

ve meşrutiyeti bir esas-ı metine istinad ettiren (4)

ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran(5)

ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden (6)

ve menafi'-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden (7)

ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden (8)

ve umum ezhanı manyetizmalandıran (9)

ve ecanibe karşı metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteren (10)

ve sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran(11)

ve maksad ve neticede ittihad-ı umumiyeyi tesis eden(12)

ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı âmmeyi tevlid eden(13)

ve çürük mesavi-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten            yasak eden (14)

ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran (15)

ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkide -sırr-ı i'caza binaen- bir zaman-ı kasîrede tayyettiren (16)

ve Arab ve Turan ve İran ve Sâmileri tevhid ederek az zamanla bize bir büyük kıymet veren (17)

ve şahs-ı manevî-i hükûmeti Müslüman gösteren (18)

ve kanun-u esasînin ruhunu ve Onbirinci Madde'yi muhafaza ile ve sizi hıns-ı yeminden kurtaran (19)

ve Avrupa'nın eski zann-ı fasidlerini tekzib eden (20)

Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hâtem-i enbiya ve şeriatın ebedî olduğunu tasdik ettiren (21)

ve muharrib-i medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken (22)

ve zulmet-i tebayün-ü efkâr ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsi ile ortadan kaldıran (23)

ve umum ülema ve vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti meşruta-i meşruaya hâdim eden (24)

ve adalet-i mahzası merhametli olduğundan anasır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade te'lif ve rabteden (25)

ve en cebîn ve âmi adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden (26)

ve hâdim-i medeniyet  2 olan sefahet ve israfat ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eden (27)

ve muhafaza-i âhiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren (28)

ve hayat-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten (29)

ve herbirinizi ey meb'uslar ellibin kişinin takazasını yani haklarını sizden dava etmelerini hakkınızda tebrie eden(30)

ve sizi icma-i ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren (31)

ve hüsn-ü niyete binaen a'malinizi ibadet gibi ettiren(32)

ve üçyüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine sû'-i kasd ve cinayetten sizi tahlis eden (33)

ol Şeriat-ı Garra ünvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me'haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaidi ile beraber ne gibi şey kaybedeceksiniz? Vesselâm.

Yaşasın Şeriat-ı Garra!..» (HŞ:81)

İşte yukarıdan buraya kadar kısmen naklolunan parçalarda tarif edilen İslâm şeri’atı bütün beşeriyete hakikî istikameti göstermekte mümtazdır. Nitekim Kur’an, (3:19, 73, 83, 85) (5:3) (39:3) gibi âyetler mezkûr hakikatı nazara verir. Bu şeri’ata hakkıyla bağlı olan İslâm ümmetinin  Kur’an (3:110) ve emsali âyetleriyle bütün insanlığa örnek bir ümmet olduğu bildiriliyor. Böyle bir millet İslâmın dışındaki milletleri örnek alamaz, onlarla anlayış ve yaşayış ortaklığına giremez.

DEMOKRASİ NEREYE VARIR?

İnsanların ekserisi nefsani temayüllere sahip oldukları cihetle, böyle bir ekseriyeti temsil eden demokrasilerde içtimai hayattaki neticelerinin müsbet olması ihtimali zayıftır.

Madem demokrasi, halka uyar. Yani temel yapısının dışında kalan sahada halk çoğunluğunun iradesi geçerlidir. Halkın ekseriyeti eğer sefih hayatı, medenî hayat deyip benimsiyorsa, kuracağı idare sisteminde de sefahete hürriyet hakkı verecek ve ona medenî hayat diyecektir.

Evet demokrasi, manevî değerler ve hayat anlayışı gibi ideolojik sahalarda mütehavvildir. Ancak temel yapısı sabittir ve o esaslara dokundurmaz. Bu esaslar ise; Hür seçim, hukukun hâkimiyeti, kanun karşısında eşitlik, din ve vicdan, fikir, söz ve neşir hürriyetleri gibi değişmez esaslardır.

Demokrasinin mezkûr hususiyetleri sebebiyle demokrasi, faziletli halk çoğunluğuna muhtaçtır.

Siyasi tarih araştırmacıları, demokrasinin en eski yurdu sayılan eski Yunan’dan zamanımıza kadar cereyan eden hâdiseleri değerlendirince (her seferinde muttarid ve kesin olmamakla beraber) umumiyet itibariyle demokratik idarelerin peşini anarşinin takib ettiğini, anarşinin de yerine kan ve diktatör idarelere bıraktığını müşahede etmişlerdir. (Parkinson, L’evolution de la Pensée Politigue 1,22; 2,60,211)

Cemiyette ekseriyetçe yaşanan hayat tarzı, çok defa cemiyetin çoğunluğuna tesir eder ve aşılanır. Bu müessiriyet ictimaî (sosyolojik) bir kanundur. Eğer cemiyetin hayat tarzı kısmen de olsa nefsani ise, daha çabuk yayılır.

Bediüzzaman Hazretleri ahirzaman fitnesine ait bir hadîsi izah ederken der ki: «Müştehiyat ise, nefisler tarafdar olduğundan çabuk sirayet eder.» (Ş:586)

Bozuk cemiyetlerde fikir yoluyla yapılan müsbet telkin ve tebliğler, azınlıkta kalan bazı iyi niyetliler için fayda sağlar, fakat mezkûr kaide ve nokta-i nazara göre, sefih ve nefisperest bir cemiyette ıslahtan daha çok ifsad ve anarşi artar.

Bu hakikatı resmi makamlara ehemmiyetle bildiren ve cemiyette mimsiz medeniyetin yaydığı bid’aları kaldırıp İslâmî şeairin ihyasına dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri, beyanatının bir kısmında diyor ki:

«Evet hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'anın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedar belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtînin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz....

Evet eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tâbi' olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen men'etti.» (E:21)

«Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'an'a ve hakaik-i imana sahib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet, eskide yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakaik-i Kur'aniye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat'iyyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbat ederim ki; âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlub olup, âlem-i İslâmın kal'ası ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimalîden çıkan dehşetli ejderhanın istila etmesine sebebiyet verecek.» (E:218)

İşte Bediüzzaman Hazretleri bu ikazlariyle 1996-1997 ve sonrasında milletin ve siyasetin çıkmaza sürükleneceğini haber veriyor. Çünkü mezkûr yazı 1946-1947’lerde yazıldığından, aynı yazıda dört defa tekrar edilen “50 sene sonra” kaydı 1996-1997’ye parmak basar.

Görüldüğü gibi halkın nefsani temayülatına hürriyet hakkı veren demokrasilerde netice böyle vahim oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri, müslüman bir cemiyet hayatından dini ayırmanın helâkete sebeb olacağını anlatan ve lâik anlayışa meyili olan Jön Türk’lere hitab eden yarı manzum yazısında da diyor ki:

«Din İle Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler

Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.

Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,

Medeniyet sistemi 3 bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat'iyye bize bunu gösterdi.

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı...

Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi... (S:716)

Bununla beraber Bediüzzaman Hazretleri geleceğe ümitle bakar ve beşeriyetin sulh-u umumi dairesinde bir saadetli hayata kavuşacağını da müjdeler.

Bediüzzaman Hazretleri bu müjdelerinin birinde şöyle der:

«Eski zamanda İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def'etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlub edip dağıtacak.» (HŞ:35)

«İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.» (HŞa:36)

«Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekleyebilirsiniz.» (HŞ:37)

«Bu kâinatta en müntehab netice ve Hâlık'ın nazarında en ehemmiyetli mahluk beşerdir. Elbette ve elbette ve hayat-ı bâkiyede Cennet ve Cehennem'i, bilbedahe beşerdeki şimdiye kadar zalimane vaziyetler Cehennem'in vücudunu ve fıtratındaki küllî istidadat-ı kemaliyesi ve kâinatı alâkadar eden hakaik-i imaniyesi, Cennet'i bedahetle istilzam ettiği gibi; her halde iki harb-i umumî ile ve kâinatı ağlattıran cinayetleri ve yuttuğu zakkum şerlerini hazmetmediği için kustuğu ve zeminin bütün yüzünü pislendirdiği vaziyetiyle, beşeriyeti en berbad bir dereceye düşürüp bin senelik terakkiyatını zîr ü zeber etmek cinayetini beşer hazmetmeyecek.

Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslâmiye, beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi temin etmeğe vesile olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bekliyoruz.» (HŞ:42)

İşte beşerin şiddetle muhtaç olduğu bu sulh-u umumiyi engelleyip vahşete yol açan cereyanlara karşı halkı ve bilhassa siyasîleri ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri şu hususlara dikkat çeker:

«Beşerin vahşet ve bedevilik zamanlarındaki bir kanun-u esasîsine medeniyet namına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bedeviliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adalet ve sulh-u umumîsini mahveden o dehşetli vahşiyane kanun-u esasî, şimdi bizim bu bîçare memleketimize girmek istiyor. Garazkârane ve anudane particilik gibi bazı cereyanları aşılamağa başlaması gibi bir ihtilaf görülüyor. O kanun-u esasî de budur:

Bir taifeden, bir cereyandan, bir aşiretten bir ferdin hatasıyla o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ul tevehhüm ediliyor. Bir hata, binler hata hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihadın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor. Evet birbirine karşı gelen muannid ve muarız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilane hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve manevî bir nevi rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki, dinsizleri kendilerine taraftar yapmak için... O gaddar, engizisyonane ve bedeviyane ve vahşiyane bu mezkûr kanun-u esasîye karşı; ayn-ı adalet olan bu semavî ve kudsî وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى  nass-ı kat'îsiyle Kur'anın bir kanun-u esasîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki: Birisinin hatasıyla başkası mes'ul olamaz. Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerik sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nevi tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ul olur; dünyada değil. Eğer bu kanun-u esasî çabuk düstur-u esasî yapılmazsa, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye, iki harb-i umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle esfel-i safilîn olan o vahşi irticaa düşecek.» (Em:82)

Mezkûr nakillerde görüldüğü üzere, Kur’an en yüksek medeniyeti, yani farklı anlayışlara veya dinlere bağlı olup maddî ve manevî tecavüzkârlık yapmayan milletlerin, sulh içinde yaşamalarını temin eden umumî düsturları bünyesinde toplamıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin bir mahkeme müdafaasında bu hükmü teyid eden şu beyanları dikkat çekicidir:

«Malûmdur ki, her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartiyle, hiç kimse vicdaniyle, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ul olmaz. Bu hukukî bir mütearifedir.

Dininde çok mutaassıb ve cebbar bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabul etmeyip Kur'an ile reddettikleri halde, İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.

Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudiler, Nasraniler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine muhalif, zıd ve mu'teriz bulundukları halde o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.

Hazret-i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hıristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hıristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede, onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmıyan Şarkta, Garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir.» (T:651)

Gayr-ı müslimler hakkında Bediüzzaman Hazretlerine sorulan sual ve cevabı:

«Sual: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden men'etse; nasıl benî âdem'in hukukunu ihmal eder? Kellâ... Biz imtisal etmedik. Evet İmam-ı Ali'nin (R.A.) âdi bir Yahudi ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyubî'nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.» (Mün:30)

İslâm şeri’atı, mürted ve saldırganlık vahşîliği olmayan bütün insanlık dünyasına hak ve hürriyetlerini verir. Bilhassa ekseriyet, marifet-i tâmm ve medeniyet-i âmm faziletine sahib olsa, yani münevver-ül fikir olsa veya insanı, hak nizamına bağlı tutan hissi dinî galib olsa daha ziyade hürriyet hakkı doğar. Hz. Üstad diyor ki:

«Onüç asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi olunmuş olur.

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْقَوِىُّ الْمَتِينُ hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdad daima hükümferma olacaktır.

İttifak hüdadadır, heva ve heveste değil.» (HŞ:89)

Evet, «Âmir-i vicdanî de tenevvür-ü fikre tavakkuf eder. Tenevvür-ü fikir ise, umumda ya marifet âmm veya medeniyet-i tâm veya islâmiyetin hissiyle olacaktır. Halbuki binden on tane medeniyet veya marifetle münevver-ül fikirdir. Bu ise aheng-i terakkiyi ihlal eder. Aheng-i ıttıradı için nuren nur olan din-i İslâmı menar ve rehber etmeliyiz . Tâ herkes de münevver-ül fikir gibi olsun. Zira, hiss-i din ile en âmî, en münevver-ül fikir gibi mütehassistir. Fikr-i münevver olmasa da, kalbi münevverdir. Hissiyat güzel olursa, efkâr da müstakim olur.» (Asar-ı Bediiye sh: 848)

Hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanı için, milletin münevver-ül fikir olmasının lüzumunu ifade eden Bediüzzaman Hazretleri bahsimizle alâkalı bir rü’ya-ı sâdıkasını şöyle anlatır:

«Alem-i mânada padişahı gördüm. Dedim: «Sen zekat-ül ömrü, Ömer-i Sâni’nin mesleğinde sarfet. Tâ ki meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın mânası olan teveccüh-ü umumiyi kazanasın.

Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim; siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz? Bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk...

Ben dedim: Bizdeki tenbih-i efkâr-ı umumî ve tekmil-i mebadî ve vesaitü ve ihata-i medeniyet, o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan terakkiyi intac edebiliyor. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder.

O dedi: Nasıl yapacağım?..

Dedim: İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul'da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Bir şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi menfur olmuş Yıldız'ı mahbub-u kulûb etmek için eski zebaniler yerine melaike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ülemayı doldurmak ve Yıldız'ı dar-ül fünun gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve meşihat-ı İslâmiyeyi (Bak: Meşihat-ı İslâmiye) ve hilafeti, mevki-i hakikisine is'ad etmek.. ve milletin kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet ve baş hastalığı olan  cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle Yıldız'ı Süreyya kadar i'lâ et.Tâ hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertevnisar-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeyi iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan bicare millet de iktida etsin. Madem ki imamsın...

Birden uyandım görüm ki, asıl bu âlem-i yakaza rüyadır. Asıl uyanmak ve hakikat o rüya imiş.» (Asar-ı Bediiye sh: 375)

Yani, millet tam kemalat ve fazilet kazanamazsa da tedrisatla münevver-ül fikir ve medenî anlayış sahibi olabilir. Cemiyeti de teknik imkânlarla tam mürakabe ve inzibat yoluyla ve hürriyet-i şer’iye ile cemiyet hayatı düzelebilir.

Bediüzzaman Hazretleri hürriyeti şöyle tarif eder:

«Hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te'dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.لاَ يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ    nehyinin sırrına mazhar olsun.» (Mün:21)

«Rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat'a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tenezzül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi, o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet...« (Mün:23)

«İmandan gelen hürriyet-i şer'iye, iki esası emreder:

اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَ لاَ يَتَذَلَّلَمَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ لاَ يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ

Yani: İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız!... Yani Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder.» (HŞ:61)

“S- Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

C- Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden men'etse; nasıl benî âdem'in hukukunu ihmal eder? Kellâ... Biz imtisal etmedik.      Evet İmam-ı Ali'nin (R.A.) âdi bir Yahudi ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyubî'nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.» (Mün:30)

Bir manevî meclis tarafından Bediüzzaman Hazretlerine sorulan suallerin birine verdiği cevabında, Avrupa ve İslâm medeniyetinin mukayesesini yapan ve İslâm medeniyetinin sulh-u umumiye vesile olacağına dikkat çeken kısmı aynen şöyledir:

«Meclisten biri dedi:

–Neden Şeriat şu medeniyeti 4 reddeder?

Dedim:

–Çünki beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise şe'ni, tecavüzdür. Hedef-i kasdı, menfaattır. O ise şe'ni, tezahümdür. Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise şe'ni, böyle müdhiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir.

O heva ise şe'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.

İşte onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate şekavete atmış; onunu mümevveh saadete çıkarmış, diğer onu da beyne-beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir.

Nev-i beşere rahmet olan Kur'an ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.» (STİ:39)

«Dediler:

–Şeriat-ı Garra'daki medeniyet nasıldır?

Dedim:

–Şeriat-ı Ahmediye'nin (A.S.M) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf edecektir. Onun menfî esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder.

İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür. Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki, şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder, nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.» (STİ:42)

İşte bu beyan ve izahlar, İslâm medeniyetinin bir hülasasını gösterir.

BAZI  FİKİR  ADAMLARININ MEVZUMUZLA  İLGİLİ  BEYANLARI

Beynelminel meşhur hukukçular da İslâm dininin getirdiği umumi düsturların, sulh-u umumîyi ve asayişi temin ettiğini ve edebilir hususiyetlere sahib olduğunu tasdik ederler. Ezcümle,

«Külliyet-ül Hukuk Kongresinin cem'iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki: «Muhammed'in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki o zât ümmi olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ud, en saadetli oluruz.«

İkincisi veyahut Nur Çeşmesi'nin âhirine ilâve edilenlerle kırkbeşincisi olan Bernard Shaw demiş: «Din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı temin etmesidir. Bana açılan budur ki: O din tek, yekta, emsalsiz bir din-i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: «Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halaskârıdır. Ve halaskârlık namı, ona verilmek lâzımdır.»

Hem diyor: «Ben itikad ediyorum ki: Muhammed'in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!» (M:215)

«Bugünkü medenî cem'iyetler, Kur'anın yüksek hakikatlerini, yüksek terakki ve medeniyet düsturlarını tatbik edebilecek seviyeye henüz erişememişlerdir. Bu büyük hakikatı meşhur İngiliz mütefekkiri Bernard Shaw şöyle ifade etmişti: «Demokrasiyi en ileri götüren millet İngilizlerdir. Bunun daha ötesi Müslümanlıktır.» (NÇ:184)

«Müslümanların dini, Kur'an dinidir. Bu din, müsalemet, emniyet ve huzur dinidir. (Piskopos Volter Meron'un «Müsalemete en doğru yol» adı ile Petersburg kilisesinde irad ettiği konferanstan)» (NÇ:190)

«Müslümanlık, dünyanın kıvamı olan bir dindir; cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir.

Fransa'nın en maruf müsteşriklerinden Gaston Care (Gaston Kar), 1913 senesinde Figaro Gazetesi'nde, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa, müsalemetin muhafazasına imkân olup olmadığı hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman bu makaleler Şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu. Fransız müsteşriki diyor ki:

Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvamı olan bir dindir. Bu aklî dinin menbaı ve düsturu olan Kur'an, cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizacından vücud bulduğunu söyleyebiliriz.

Filhakika bu âli din; Avrupa'ya, dünyanın imarkârane inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir. İslâmiyetin bu faikiyetini teslim ederek, ona medyun olduğumuz şükranı tanımıyorsak da, hakikatın bu merkezde olduğunda şekk ve şübhe yoktur.»

Fransız muharriri, daha sonra Kur'anın umumî müsalemeti muhafaza hususundaki hizmetini bahis mevzuu ederek diyor ki:

İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu suretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır.. buna imkân yoktur! (Gaston Care)» (İ:221)

 

1 el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463.

2 Hâdim-i medeniyet: Medeniyeti yıkıcı

3 Tam bir işaret-i gaybiyedir. Sekeratta olan dinsiz zalim medeniyete bakıyor.

4 Bizim muradımız medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.

Bu dersi indirmek için tıklayınız.

Yukarı Çık